

BELGESEL
FİLM TANIMI
1.BELGESEL FİLM İÇİN GENEL BİR DEĞERLENDİRME

Belgesel Sinema dendiğinde bahsi
ertelenemeyen gerçeklik arayışı her köşe başında yolumuza çıkacak.
Gerçeklik konusuna girmeden önce belge, kaydetme ve belgesel kavramına
biraz açıklık getirmek istiyorum.
Belge, herhangi bir olay veya sonradan meydana getirilen ve o olay hakkında bilgi veren yazı, makale, tablet, roman, şiir, ağıt, gazete, dergi veya resim, fotoğraf, video, cd, dvd, film gibi görüntü kayıtları, ses kayıtlarıdır. Bu sayede olay, bir anlamda tarihe geçirilmiş olur.
Yazının icadından önce mağaralara çizilen resimler de o dönem hakkında bilgi veren belgeler olarak kabul edilir. Eski çağlar hakkında bilgi edinmek için yapılan kazılarda ortaya çıkarılan fosiller, buluntular, antik şehirler de belgedir. Paralar üzerine yapılan kabartmalar incelendiğinde, o dönemin önemli kişileri öğrenilmiştir. Para üzerindeki kabartmalar veya resimler de belgedir.
Bir yazarın başka bir kişi hakkında yazdığı biyografi, bahsi geçen kişi
hakkında belge olarak kabul edilecektir.
Seyahat anıları, seyahat edilen yerler hakkında belge oluşturan
yazılardır. Bir fotoğrafta yer alan
kişi belgelenmiş olur veya bir yerin fotoğrafı çekilmişse o yerin fotoğraf
çekildiği tarihteki durumu belgelenmiş olur.
İnsanların belgelemediği ancak şahit olduğu olaylar belge olmasa da, olay
hakkında yapılan bir röportaj ile belgelenmiş olur.

...“oradaydım”, “yaptı” gibi her geçmiş zaman kullanımı biraz tarihtir. Doğru, yanlış veya hatalı, zihnimizin tarih alışkanlığını yansıtır. Gazetelerin varoluş nedeni, bir önceki günün tarihine duyduğumuz ilgidir. Son görüşmemizden bu yana ne olup bittiğini anlatmak ve onların anlatacaklarını dinlemek için arkadaşlarımızı ararız. İnsanlar anılarını saklamak için ya da yaptıkları işleri gelecek kuşaklara aktarmak için günce tutarlar; aynı şekilde, gururlarını yükseltmek için soylarını araştırarak “bir yere ait olma” duygularını güçlendirirler. Doktor, hastasının ve onun ebeveyninin daha önce geçirmiş oldukları hastalıkları araştırarak tanı koyar. Her kurum, klüp veya komite, yalnızca başarılarının kanıtı olması için değil aynı zamanda bir deneyim olsun diye not ve kayıtlar tutar: Geçen yıl ne yaptık? İlk kez soru sorulduğunda ne yanıt verdik? Avukatlar ve yargıçlar da kendilerinden önce yapıla gelmişlerin yardımıyla düşünürler ve yaptıkları araştırmalarla yasalarımız oluşur.
Aynı şekilde, en popüler yazın
biçimi olan romanda, hayal ürünü olan olaylara gerçek havası vermek için gerçek
tarih biçimi taklit edilir.
Bu taklit, belgesel filmde de
yaşanmışlığın gerçeğe olabildiğince yakın yansıtıldığı izlenimi vermede
kullanılan bir yöntemdir.
Belgesel filme dair birkaç tanım
vermek gerekirse; “Ya
olgusal çekimle, ya da aslına sadık olarak yeniden kurulmak yoluyla yorumlanan
gerçekliğin herhangi bir yönünü, akla ya da duygulara seslenecek biçimde film
üzerine kaydetme yöntemlerinin tümü belgesel filmdir.”

TRT Ankara Televizyonu Belgesel
Programlar Eski Müdürü Muhsin Mete ise, belgeselin tanımını şöyle yapıyor:
“Gerçek hayattan alınan herhangi bir olguyu, kendi tabii çevresi ve akışı
içinde ya da buna en yakın biçimde, sonradan kurulmuş dekorlar veya seçilmiş
yerlerde işleyen, çok defa belirli bir amacı yansıtan film çeşidi.”
Bu tarif belgesel filmle drama arasındaki farkı da ortaya koyuyor.
Belgeselde gerçek hayat tabii çevre ve kaşı söz konusu olduğu halde,
dramada belli bir senaryonun,
profesyonel oyuncularla, genellikle stüdyoda canlandırılması söz konusudur.
Gerçi drama ile belgesel arasında bu kadar kesin hatlarla ayrım
olmayabilir. Dramada belgesel
unsurlara yer verilebileceği gibi dramatik belgeseller de olabilir.
Ünsal Oskay’a göre; “Belgesel
film, insanın doğa ile ve başka insanlarla kurduğu ilişkinin belirli bir
biçimden kaynaklanan unutmaya, acımasızlığa ve mutsuzluğa karşı direnen bir
sanat formu, bir sanat alanıdır.”

Bu tanımlamada belgeselin
insanın iç dünyasında olumsuz sonuçlar doğurması muhtemel eğilimlere savaş açan
bir sanat iken, İngiliz Belge Okulu yönetmen ve kuramcısı Basil Wright’a göre;
“Belgesel film, şöyle ya da böyle bir film değil, yalın olarak, kamuoyuna
bir yaklaşım yöntemidir.”
Bu tanımlamaların ardından
belgesel filmin gelişimine tarihsel bir çerçeve içinde açıklık getirebiliriz.
Fransız İhtilali’nin sonrasında oluşan yeni yapı, Sanayi Devrimi’nin ortaya çıkması ve bunlarla birlikte kültürün yeni bir ivme kazanması, daha önce bahsi geçen gerçeği yakalama çabalarına yeni bir soluk getirmiştir.
Fotoğrafla birlikte ilk defa insanoğlu gerçeği olduğuna en yakın şekilde,
yaratıcının yorumunu en aza indirerek
yakalayabiliyordu. Bu gerçek
anlamıyla bir devrimdi.
Bütün bunlara bir de roman sanatında gelişen realizm ve kaba gerçekçilik olarak tanımlanacak olan natüralizmin de katkıları olmuştu. Yüzyıllar öncesinden beri ilk defa sözcükler gerçeği olduğu gibi aktarmak amacıyla kullanılıyordu.
Sanatın yarattıkları bunlarla sınırlı değildi. Yüzyılın sonlarında ortaya çıkan empresyonizm aynı fotoğraf gibi anlık gerçekliği yakalama çabasını güdüyor; renk ve ışık faktörünü daha büyük bir önemle devreye sokuyordu. İşte bu ortam içinde sinema doğdu.

1895 yılında Lumier Kardeşler’in buluşuyla ortaya çıkan sinema zaten fotoğrafla elde edilmiş olan katıksız gerçekliğe, onun en büyük eksikliği olan hareket faktörünü katıyordu. Böylece algılanabilir zamansal bir sürecin gerçekliğini kaydetmek, diğer bir deyişle zamanı hapsetmek mümkün olabiliyordu.
Bunun nedeni ise sinemanın var oluş prensibinde yatar: “Sinemanın temelinde yatan yanılsama, beynin gözün ağtabakası üzerine düşen görüntüyü kaybolmasından sonra da kısa bir süre algılamayı sürdürmesi ve ardışık ağtabakası görüntülerini, hareket eder biçimde algılaması olgularına dayanır.
Bu yüzden insan gözü, bir
perde üzerinde belirli bir hızla (genellikle sessiz sinemada saniyede 16, sesli
sinemada saniyede 24 kare) art arda yansıtılan film karelerindeki görüntüleri
kesintisiz bir hareket içinde görür.”
Böyle bakıldığında insan anatomisinden gelen bu “zaafın” aslında bizi yine kesintisiz değil; yanılsamaya dayalı, bir bakıma sanal bir gerçekliğe götürdüğü anlaşılır.
Çünkü yine elde edilen zamandan belirli parçalardır. Ancak her şeye rağmen, bu bile pek çok değiştirmeye ve pek çok kişiyi heyecanlandırmaya yetti.
Bu ilk heyecanlananlardan biri de biraz önce bahsedilen Lumier Kardeşler’di. Onların sinemanın kurucusu olarak yaptıkları pek çok film belge niteliğinde yapımlardı. Onlar geliştirdikleri kamerayı bir yere kuruyor ve alıcının kaydettiği bölgedeki gerçekliği kaydediyorlardı.
Bu belge filminin de doğuşu oluyordu.
1895 yılı sinemanın doğuş yılı olarak kabul ediliyor ama yapılan
çalışmalar belgesel nitelikte olduğu için “Belgesel filmin doğuşu sinemanın
doğuşu ile özdeştir. Çünkü belgesel
filmler ilk sinema ürünleridir.
Ancak belgenin belgesele dönüşebilmesi için uzun zaman gerekti.
Gerçekliklerin hepsi...

Bu kavram 20. yüzyıl başının siyasi ve kültürel ortamı için çok ama çok şey uyandırıyordu. Çünkü çağ, Hobsbawn’ın deyişiyle aşırılıklar çağıydı. Devrimler, savaşlar ve çalkantılar kapının eşiğindeydi. Elbette ki aşırılıklar çağının aşırılıkları da böylesine müthiş bir gücü kullanmak istediler. Böylece yüzyıl başında iktidara yürüyen Bolşevizm’in eylemleri kameralarca kaydedildi. Bu politik tavır veya kullanım kendini daha güçlü bir şekilde I. Dünya Savaşı’nda, Rusya’da devrim sonrasında gösterecektir. 1930’lardan itibaren Faşizm ve Nazizm’in iktidar yürüyüşlerinde de ve onların tüm muhalif güçleri susturmayı başarabilmelerinde de belge filmlerinin çok önemli bir rolü olacaktı. İşin ilginç kısmı ülkemizde de sinema yine böyle bir çabadan, Osmanlı’nın I. Dünya Savaşı’na katılışı sırasında, daha önce 1878’de Ruslar’ın Ayastefanos’a (Bugünkü Yeşilköy) geldiklerinde diktikleri abidenin yıkılışının Fuat Uzkınay adlı daha sonra ilk Türk sinemacısı sayılacak bir askerin çekimiyle başlamış olmasıdır.
Özetle belgesel sinemanın özünü oluşturan belge sineması başta sinemanın
ilk türü olarak ortaya çıkmış ve dönemin politik ihtiyaçlarına cevap verecek bir
propaganda unsuru olarak kullanılmıştır.
Bu durum ancak 1922’lerde eski
kıta Avrupa’nın yaşadığı savaşı ve sıkıntıları çekmeyen Amerika’da aşılabildi.
İlk kez bu yılda Robert Flaherty adlı bir yönetmen kişisel gözlemlerine
dayanarak Eskimo yaşamını görüntüledi.
Nanook of the North (Kuzeyli Nanook).
Tam da bu sıralarda İngiltere’de yönetmen H. Bruce Woolfe I. Dünya
Savaşı’nın görüntülerinden bir film derledi. Bunun yanında 1925’te Almanya’da
yapılan uzun metrajlı Wege zu Kraft und Schönheit (Güce ve Güzelliğe Giden
Yollar) gibi kültür filmleri de tüm dünyada ilgiyle karşılanıyordu.
Böylece belge filminden
belgesele geçişin ilk adımları atılmış oluyordu.
Belgesel sinema öznelliği yönetmenin seçtiği kadrajı ile sınırlı olan yapıtlarla yoluna koyuldu.

Ancak bu çabalar II. Dünya Savaşı’nın kabus dolu yıllarında çok büyük
sekteye uğradı: Artık ipler
yönetmenin elinden kaçmıştı.
Filmler genelkurmayın, propaganda dairesinin vb.’nin isteğiyle hazırlanıyordu.
Gerçeklik ideolojinin istediği şekilde değiştiriliyordu.
Müttefikler Berlin kapısına dayandıkları zaman bile Berlin’de semiz,
güçlü, güzel ve en önemlisi mutlu Alman köylülerinin hayatı gösteriliyordu.
Aynı şekilde baştaki belge sinemasından tamamıyla bağımsızlaşan
drama-anlatı sineması ise toplumsal-bireysel gerçekliği hakim güçlerin isteğine
göre sergiliyordu. Faşist İtalya’da
beyaz telefon filmleri yapılıyor, tüm gerçeklikler beyaz telefonlu evlerde
yaşayan insanların hayatlarına göre kuruluyordu.
Savaşın diğer yüzünde, müttefik kanadında da aynı şeyler geçerliydi.
Orada da bugün Hollywood’da da örneğini bolca gördüğümüz kaba
milliyetçilik temaları işleniyor, tüm bir toplum yanılsamalı bir yozlaşmış
gerçekdışılık peşinde sürüklendiriliyordu.
Tabii bu arada gerçeklik
hissinin diğer bir önemli öğesi olan ses de devreye sokuluyordu:
Bundan sonra peliküle görüntünün yanında ses de hapsedilebiliyordu.
İşte bu fotoğrafın ve sinemanın bulunmasından sonraki üçüncü büyük
başarıydı. Artık, materyalist bir
yaklaşımla, doğanın; idealist bir
yaklaşımlaysa, tanrının elinde bulunan gerçeklik mevzileri insanoğlunca teker
teker ele geçiriliyordu. Artık
insanlar dalgalı bir denizin görüntüsünü seyrederken suyun kıyıları dövmesinin
sesini de duyabiliyorlardı. Bundan
sonra dördüncü mevzie sıra gelmişti:
Renk. Ve o mevzi de çok
geçmeden ele geçirildi. Artık
ağaçlar tüm yeşilliğiyle görüntülenebiliyordu.
Bilimin getirdiği tüm bu
olanaklara politika II. Dünya Savaşı sonrasında başta entelektüeller olmak üzere
tüm toplum kesimleri üzerinde yarattığı arınmacı, göreli özgürleşmeci havayla
yardımcı oldu. Böylece savaşın tüm
şiddetini yaşamış olan Avrupa’da gerek belgesel sinemada, gerekse de
anlatı-drama sinemasında yeni akımlar doğdu.
İlk filizlenenler İtalyan Neo Realismo’su (Yeni Gerçekçilik) ve İngiliz
Free Cinema’sıydı.
İtalyan Yeni Gerçekçiliği’nde tamamen belgesele yakın bir nesnellikle yapılan çekimler göze çarpar.
Yeni gerçekçi filmlerde oyuncular ya senaryoda belirtilen karaktere göre, onun mesleğinden oyuncu olmayan biri olarak seçiliyor; ya da olabilecek en yalın oyunu oynayan profesyonel oyunculardan seçiliyordu. Bunların yanında gerçekdışı, olağanüstü hiçbir olaya yer verilmiyor, faşizmin, Kara Gömlekliler’in, Duçe’nin ezdiği sol entelijansiya yenik, fakir, İtalya’dan kesitler sunuyordu.
Akımın İlk
filmi sayılabilecek olan Rosellini’nin Roma Açık Şehir’i (1945), De Sica’nın
Kaldırım Çocukları (Sciussa, 1946) ve sinema tarihine geçmiş başyapıtı Bisiklet
Hırsızları (Ladri di Bicylette, 1948), ayrıca Visconti’nin başyapıtı Yer
Sarsılıyor (La Terra Trema, 1948) bu akımın mihenk taşları olarak sinema ve
sanat tarihlerindeki şanlı yerlerini aldılar.
Ayrıca Fellini’nin ilk dönem filmlerinden olan Sonsuz Sokaklar (La Strada,
1954) da bu akımın son başyapıtıdır.
Bunun yanında savaşın baş
aktörlerinden İngiltere’de, sinemacılar-entellektüeller savaş döneminin
propaganda filmlerini bir yana bırakarak yeniden gerçeğe dönme ihtiyacını
hissettiler. Bu da Free Cinema’yı
doğurdu. Hemen ardından Fransa’da
Cinema-verite doğdu. O da kendinden
önce İtalyan Yeni Gerçekçiliği ve İngiliz Free Cinema’sının getirdiği mirası
daha da geliştirdi.
Bu gerçekliği arama serüveninin “68 İsyanı”nın da fikirsel köklerini oluşturması ve onlara ortamı hazırlayan hareketin bir parçası olduğunu söyleyebiliriz. Burada belgesellerin temel izleğinin değişmesi söz konusudur. Artık yaratıcı, diğer bir dille yönetmen daha etkilidir.

İlk dönem örneklerinde olduğu gibi yönetmen kamerayı bir yere kurup onları izlemekle kalmaz. Yaratıcı kaydedilecek görüntüyü kendi “gözüne” diğer bir deyişle ideolojisine, felsefesine, sanat anlayışına göre biçimlendirir.
Zaten 68 hareketlerinde tam anlamıyla bir patlama gösteren belgesellerin
hepsi, özellikle de Avrupa kaynaklı olanları yükselen Marksist hareketin
getirdiği dilimize toplumcu-gerçekçilik diye yanlış aktarılmış olan
sosyalist-gerçekçiliğin izinde çekiliyordu.
Genç sinemacılar, ki bunların arasına ülkemizdeki genç sinema hareketinin
temsilcileri de girer, kameralarını alıp, uyanan toplum kitlelerinin
proletaryanın, üniversite gençliğinin, kurulu düzene karşı çıkışın, eylemlerini
kaydetmeye koyuldular.