
Sözcük anlamı ile kısa film, süresi kısa olan filmlerdir.
Diğer bir değişle teknik olarak 30 dakika ve altında sürelerde tamamlanan
filmler kısa film olarak değerlendiriliyor. Süre, ilk bakışta görünen
belirleyici özelliktir. Kısa filme daha kapsamlı bir tanım arandığında uzun
metraj kıyaslaması çoğunlukla karşımıza çıkar. Bu karşılaştırmalar, daha çok
bilinenin üzerinden yapılan örnekleme ile bir tanıma ulaşma çabasıdır.
Örneğin uzun filme göre daha öz olmasının getirdiği kestirmeler, zeki
olması, sözünü dolaştırmadan çarpıcı bir dille söylemesi gibi.
Öte yandan sinema tarihine bakıldığında süre düşünülmeksizin üretilen
ortalama 15 dakikalık filmlerin ilk eserler olduğu görülmektedir. Öyleyse
sinema tarihi kısa fimlerle başlamış diyebiliriz. Bugün uzun metraj bir
filmin süresinin ortalama 90 dakika olmasının nedeni, sinemanın süreç içinde
gelişen ticari çizgisinin getirdiği bir sonuçtur. İdeal izleme süresinde
seyirci, ödediği bilet parası karşılığında ne kadar süre film izleyeceğini
bilir ve filmin ortasında bir mola vererek mısır, kola gibi ihtiyaçlarının
giderilmesi ile sinemanın ticari yönüne katkı sağlamış olur.

Oysa bir film yapmanın, birşeyler anlatmanın süre ile birlikte düşünülmesi ve sınırlandırılması kulağa pek hoş gelmiyor. Bir senaryonuz olduğunu düşünün hikayenizdeki olaylar 50 dakikalik süre gerektiriyor, ne yapacaksınız? Ya bazı sahneler ekleyip uzun filme dönüştüreceksiniz ya da bazı sahneleri atıp kısa filme. Üretim yapısı gereği bir türlü ticari meta haline gelemeyen kısa film için sürenin hiçbir önemi yoktur. Önemli olan hikayenin kendisidir. Hikaye ne kadar süre istiyorsa film o sürede tamamlanır. Kısa film için süre sınırlaması ancak film festivalleri ve kısa film yarışmaları ile ortaya çıkmaktadır. Dünyadaki önemli festivaller baz alındığında, teknik olarak süre konusundaki üst sınırın kısa film için otuz dakika olduğu görülmektedir.
Süresinin ötesinde kısa film biçim ve içerik açısından da incelenebilir. Edebiyatta roman uzun filmle; öykü, kısa filmle eşleştirilebilir. Kısa filmin bir romandaki gibi olay örgüsünü geliştirecek, karakterleri derin biçimde analiz edecek ve durumlar zinciri ile dramatik yapıyı kuracak zamanı yoktur. Bu yüzden, tek bir olay çevresinde gelişen, az sayıda karakter kullanan, basit bir mizansenden oluşan kısa filmler çokca karşımıza çıkmaktadır.
Kısa film çekilmesinin sebebi çoğunlukla ekonomik kaygılar değildir, ya da bir yapımcının istekleri doğrultusunda hazırlanmış kısa film sayısı oldukça azdır. Kısa film yönetmeni kendi hikayesini yazar, bütçesini oluşturur ve filmin tümüyle sahibidir. Bu da bize kısa filmin daha kişisel, içsel bir yönü olduğunu göstermektedir. Yönetmenin kendi dünyasından, kendinden kopararak insanlara sunduğu naif bir yönün izleri hissedilir. Bu durum kısa film için konu özgürlüğünü de bereberinde getirir. Kısa film yönetmeni hesap vermeden bir konuyu işleyebilir, istediği sözü söyler, dilediği kamera hareketlerini özgürce kullanabilir ve tüm bu sınırsızlıklar kısa film izleyicisi için keyifli unsurları oluşturan özelliklerdir.

Tüm bunların yanısıra kısa film; deneysel sinemanın yeni
bakış açılarının, değişik kamera hareketlerinin, çarpıcı seslendirme
biçimleri ve farklı oyunculuk tarzlarının sınandığı yaygın bir üretim alanı
olarak önemini her zaman korumaktadır. Her dönemde sinemanın gelişiminde
lokomotif rol üstlenerek, farklı türlerin ortaya çıkmasında, yeni
yeteneklerin keşfedilmesinde de önemli rol oynamaktadır.
Çokca tartışılan konular arasında, kısa filmin uzun metraj için gerekli bir
basamak olduğunun ya da kendi üslubu ile tamamen farklı bir tür olduğunun
söylenmesi de gelir. Bu tartışmaların ışığında kısa filmin her iki durumdan
da vazgeçmediği bir gerçektir. Usta yönetmenlerin ilk eserlerinin kısa
filmler olduğu; uzun metraj film yapmak isteyen yönetmenlerin kendilerini
görmeleri, denemeleri, hatta ispatlamaları için kısa filmi kullanmalarının
faydası ve gerçekliği ortadadır. Bunun yanısıra bir film yapmaya uzun ya da
kısa diye bakmayan yönetmenlerin ürettiği zeki, çarpıcı örnekler, her iki
düşüncenin de gerçekliğini gösterir. Kısa film en az uzun metraj kadar
sinemadır. 7. sanatın tüm özelliklerini içerisinde barındırarak, kendi
çerçevesinde belirlediği süre içinde çok sey ifade edebilen özgür
yapıtlardır. Ve özellikle son yıllarda sayıları artan festivaller sayesinde
geniş bir kitleyi kendine çekerek sinemanın lokomotifi olmaya devam
etmektedir.
Kısa filmler televizyonlarda yayınlanmaz, dvdleri piyasada satılmaz, sinemalarda oynatılmaz, tek mecraları festivallerdir bu oluşum kısa filmin bir “underground” kültürün içerisinde olduğunu bize gösteriyor. Önümüzdeki yıllarda bu yapı belki değişebilir, ancak belki de bu sınırlı mecra kısa filmin bağımsız ruhunu koruyabilmesine, saf ve çekici kalabilmesine olanak sağlıyor.
Son olarak, bir kısa film gerçekleştirme sürecinde, planlı ve sabırlı bir şekilde aşama aşama ilerlemenizi, tüm detayları yazıya dökmüş olmanızı tavsiye ederim. Sabırsız davranmak, her şeyin kafanızda olduğunu düşünüp hemen çekime koyulmak istediğiniz sonucu alamamanıza neden olabilir.
Kısa Filmde Işık Kullanımı

Işık, sinema öğrencileri ve meraklılar arasında en az bilinen ve hakkında en çok soru işareti olan alan diyebiliriz. Çoğu sinema heveslisi kafasında “Film çekerken ışığı nereye koyacağım?” gibi tuhaf sorularla işe başlar. Genelde uzun uğraşlara rağmen istenen etki elde edilemez ve hayal kırıklıklarıyla çekim sona erer.
Işıkla ilgili yazılmış hemen her kitapta görebileceğiniz gibi film yaparken ışığa üç temel nedenle ihtiyacımız var: Pozlama, fiziksel etki ve psikolojik etki.
1- Pozlama yani kullandığımız görüntü üretici sistemin (bu video kamera için CCD adı verilen bir mikroçip, film kamerası içinse kimyasal bir şerit) “kabul edilebilir” görüntüler üretebilmesi için belirli bir ışık seviyesini tutturmamız gerekiyor. Peki ama “kabul edilebilir” ne demek?
Ev yapımı sinema başlığı altında olduğumuzu düşünerek film kamerasını bir yana bırakıp video kameralar açısından durumu gözden geçirelim. Video kamera üreticileri son kullanıcıyı etkilemek için reklamlarında “mum ışığında bile çeker” deseler de işin aslı tabii ki böyle değil. Bir CCD’nin gerçeğe yakın renkler, doygun siyahlar, tam beyazlar üretebilmesi ve görüntüde karlanma olmaması için belirli bir seviyede ışığa ihtiyaç var. Bu “belirli seviye” tabii ki kameradan kameraya değişebilir ama iddia edildiği gibi “sıfır” ışıkta çeken kamera pek gerçekçi değil.
Işığın ilk geçtiği yer mercek. Her merceğin de belli bir ışık geçirgenliği var. Kameraların içinde merceğin ışık geçirme potansiyelinin tükendiği durumlarda devreye giren veya kullanıcı tarafından devreye sokulan “kazanç - gain” adı verilen bir özellik var. Bu özellik sayesinde mikroçipin üzerine düşen ışığı olduğundan yüksekmiş gibi kabul etmesi sağlanıyor. Bunun bedeli ise griye dönen siyahlar, patlayan beyazlar, renklerde solukluk ve görüntünün genelinde bir karlanma oluyor. Ama yine de bir görüntü elde etmiş oluyorsunuz. Kameralar “kazanç” değerini desibelle ölçüyorlar. İdeal şartlarda bu ayar sıfır desibel olmalı ya da başka bir deyişle “kapalı” olmalı. Demek ki ortamda yeterince ışık yoksa ve kameramızda da açacak diyafram kalmadıysa yapacak tek şey var: Işık yapmak. Buna birazdan döneceğiz.

2 - Fiziksel etki : Işık bize nesnelerin formları hakkında, hacimleri ve dokuları hakkında bilgi verir. Bir yumurtanın fotoğrafını çektiğinizi düşünün. Eğer ışık yumurtanın üzerinde hiç gölge yaratmasaydı elde edeceğimiz görüntü hacimden yoksun, iki boyutlu bir görüntü olurdu. Halbuki gölgenin varlığı bize yumurtanın formu hakkında, dokusu hakkında, uzaydaki konumu hakkında bilgi veriyor. Aynı şekilde ışık bize zamanı, mevsimleri, geceyi ve gündüzü bildiriyor. Gölgeler uzunsa akşam veya sabah olduğunu anlıyoruz. Gölgeler sertse ve derinse (yani çok hızlı şekilde siyaha gidiyorsa) gece olduğunu anlıyoruz. Kısaca ışık bize fiziksel ortam hakkında bilgiler veriyor.
3 - Psikolojik etki : Işık bizi belli ruh hallerine sokabilir. Floransan ile aydınlatılmış bir devlet dairesi ile abajurlarla aydınlatılmış bir lokanta aynı hissi vermez. Demek ki ışık dünyayı algılayışımızı değiştirir.
Işık bizim temel malzememiz çünkü görüntümüzün temelini
ışık oluşturuyor. Türkiye ışık açısından çok fakir bir ülke ne yazık ki.
Evlerimizi aydınlatma kültürümüz üzerine keşke birileri bir araştırma yapsa.
Yıllardır şu soruyla hep karşılaşırım: Neden Türk filmleri Amerikan veya
Avrupa filmleri gibi görünmüyor? Bu basit sorunun pek çok cevabı var ama ben
sadece birkaç basit cevapla yetineceğim:
Çünkü onların evlerini aydınlatma biçimleriyle bizimki aynı değil, çünkü o
ülkelerin güneş ışığını alış şekilleri, iklimleri farklı ve evlerini döşeme
şekilleri, şehir dokuları bizimki gibi değil.

Basit bir örnek üzerinden gidelim: 1970′lerde evlerimizi
yukarıdan sarkan duylara takılmış ampullerle aydınlatırdık. Daha zengin
olanlar “avize” adı verilen kabaca süslenmiş ampullerle aydınlatırdı. Bu tür
aydınlatmaya filmcilikte sert ışık (hard light) adı verilir. Noktasal bir
kaynaktan ve tam tepeden gelen ışık sert gölgeler yaratır. 1980′lerde
halojen lambaların yaygınlaşmasıyla Türkler “yansıyan ışığı” keşfettiler.
Tavandan sarkan ampule göre daha yumuşak, daha göze hoş gelen bir ışığı
vardı bu lambaların. Gölgeler neredeyse yok oluyordu, insanlar olduklarından
güzel görünüyorlardı.
Tabii ki bu iki yaklaşımın dışında da bir odayı aydınlatmanın yüzlerce yolu bulunabilir. Ama temelde sorun yine ekonomik ve kültürel: Doğal olarak fakir bir ülke elektriği az tüketmeye çalışır, bu yüzden de tavandan sarkan lamba en doğru seçimdir çünkü en az enerjiyle en çok ışığı verir ve ayrıca avize almayı gerektirmediği için de ucuzdur. Yine fakir bir ülkede insanlar duvarlarını beyaza veya açık renklere boyarlar. Türkiye’de herhangi bir boyacıya koyu bir rengi kabul ettirmenin ne kadar zor olduğunu fark ettiniz mi? Neden mi? Çünkü açık renk boya daha ucuzdur, daha kolay kapatır, ışığı daha iyi yansıtır, elektriği daha az harcamanızı sağlar.
Peki ama şimdi iyice kafamız karıştı: Bütün bunların sinemayla ilgisi ne? Nasıl ışık yapmak gerekiyor?
Yukarıda ışığın en temel iki kalitesinden söz ettik aslında: Işık ne kadar noktasal bir kaynaktan geliyorsa o kadar serttir, derin gölgeler yaratır. Işık ne kadar geniş bir yüzeyden geliyorsa o kadar yumuşaktır, gölgeler yok olmaya başlar. Normal bir film setinde değişik yapıda ve güçte bir çok lamba, yansıtıcılar, flag adı verilen ışığı kesmek için kullanılan malzemeler (Türk sinema sektöründe “zenci”diye anılması ilginçtir), çeşitli yumuşatıcı perdeler, renk filtreleri, ışığı yükseğe çıkarmaya yarayan ışık ayakları ve daha birçok alet bulunur. Bu aletlerin hepsi aslında ışığı kontrol etmeye, yönlendirmeye yararlar. Işığı kontrol edemezseniz ışık sizden kaçar ve (özellikle açık renk boyalıysa) duvarlardan, halılardan, giysilerden yansıyarak yaratmak istediğiniz etkiyi bozar. Kısaca film çekeceğiniz mekanın aydınlatması kötü, duvarları beyaz boyalı, pencereleri küçük, odadaki eşyalar çirkinse elinizden pek bir şey gelmez.

Profesyonel ışık ekipmanı ve ışıkçı kiralamak iyi bir fikir gibi görünse de hem pahalı hem de “ev yapımı sinema” ruhuna uygun değil. Öyleyse ne yapmak gerekiyor?
Son yılların efsanevi görüntü yönetmeni Darius Khondji (Yedi - Yaratık 4- Evita) “ışık yapmamasıyla” da ünlendi. Röportajlarında sık sık belirttiği gibi Khondji ışığı dekorun içine yedirmeyi seven bir sinemacı. Yedi’deki (Seven) bazı sahneler sadece el fenerleriyle aydınlatılmıştı.
Neden biz de aynısını yapmayalım? Bir evde çekim yapacaksanız o evin aydınlatma ruhunu kullanın veya değiştirin. Hem gerçekçi olur hem de sizi dertten kurtarır. Burada karşılaşacağınız sorun ışıkların güçsüzlüğüdür veya eksikliğidir. Çözümü ise çok basit: Bol bol ampul ve ev tipi aydınlatma ekipmanı alın. Marketlerde 250 bin liraya ampul bulabilirsiniz. Çok ucuza masa lambaları, abajurlar da bulabilirsiniz. Yine yapı marketlerde bulacağınız tabaka strafor (beyaz köpük) bir tarafına alüminyum folyo kaplandığında harika bir yansıtıcı haline gelir. Her kirtasiyecide bulunabilecek aydınger sert ışığı yumuşatmak için ucuz ve etkili bir araçtır. Evin kendi lambası güçsüz mü? Hemen daha güçlü ampul takın ve yeniden deneyin. Yine mi yetmedi? Bir abajur eklemeyi deneyin, televizyonun ışığını kullanın, pencereyi açın sokak lambasından destek alın, yansıtıcıyı kullanın… kısaca ortamdaki ışıkları yönlendirin ve güçlendirin.
Tabii her zaman paçayı kurtaramayabilirsiniz. Çekim gece ve dış mekandaysa sorunlar büyür. Bu yüzden çekim yapacağınız yerleri düşünürken şunları dikkate alın:
1- Sahnenin gece dışarıda geçmesi şart mı? Mümkün
olduğunca gece sokaklarda çekim yapmayın. Işık yeterli olmaz. Elektrik de
alamayacağınız için jeneratör bulmanız gerekebilir.
2- Gece olması şartsa bol ışıklı bir yerde geçebilir mi?
3- Gece etkisi isteniyorsa sabaha karşı güneş doğmadan önceki 15 dakikada
çekim yapılabilir. Bu sürede etrafta bir aydınlık vardır ama hala gecedir.
4- Arabada çekim yapacaksanız güçlü bir gemici feneri arabanın iç ışığını
taklit edecek şekilde kullanılabilir.

Gündüz iç mekanda çekim yapacaksanız dertleriniz azalıyor. Pencereye karşı çalışmak gibi hatalar yapmazsanız genelde ışık yapmanıza bile gerek olmaz. Işığı daima arkanıza, sağınıza veya solunuza almaya çalışın. Gündüz dış mekanda çekim yapacaksanız güneşin çok dik olduğu saatleri tercih etmeyin. Daha çok akşam üstü veya sabah saatlerinde çalışın.
Işık üzerine iki sayfada çok şey söylemek zor. Ama ışık yapmanın kuralları da çok keskin değil. Temelde her sahne yeni bir problemdir ve ancak kendine has bir şekilde çözülebilir. Dünyaca ünlü görüntü yönetmeni Nestor Almendros Days of Heaven’da gemici fenerlerinin içine güçlü ampuller yerleştirmiş ve çekimi sadece bunlarla yapmıştı. Greg Toland mum ışığında film çekmişti. Dünyanın her yerinde sorunlara alışılmadık, beklenmedik çözümler getiren insanlar başarılı oluyor. Sektördeki ışık şeflerinin çoğu buna karşı çıkacaktır ama her zaman “ışık yakmak” gerekmiyor. Bazen yakmadığınız ışık daha güzeldir: Aynen Almendros’un yaptığı gibi. Bazen de yaktığınız ışık her yeri pırıl pırıl yapar ama yine de görüntü çok kötüdür: Aynen Türk televizyon dizilerinin çoğunda olduğu gibi.
Kısaca Sinemada Işık
Sinemasal anlatımda en önemli unsurlardan biri de ışık kullanımıdır. Yaratmak istediğiniz atmosferi ışık yardımıyla çok daha kolay yakalayabilirsiniz.
Temel ışık kaynağı güneşin kameradaki değeri ortalama 3200 kelvindir. Bu orandan daha düşük ışık değerleri soğuk ışık olarak tabir edilen ışıklardır. Bu ışıklara beyaz ışıklar da denir. Kamerada ne kadar soğuk ışık kullanılırsa o kadar mavi bir görüntü elde edilir. Bu genel olarak hastane, hapishane gibi mekanların aydınlatılmasında kullanılır. Duygusuzluk ve nötr olma anlamında da kullanılır.

Gün ışığı ve daha yüksek değerdeki ışıklar ise sıcak ışık olarak tabiredilir. Genel olarak mum ışığı da dahil olmak üzere yumuşak ve gölgeli bir etki yarattığından daha duygusal anlarda ve olumlu duyguları anlatmak için kullanılır. Sıcak ışıklar soğuk ışıklar gibi her tarafı aynı oranda aydınlatmadığı için daha derinlikli bir görüntü elde etmiş olursunuz.
Işık kullanımında en önemli unsur, nasıl bir etki yaratmak istediğinizle doğru orantılı bir ışık kullanmaktır. Kamerada diyafram denilen vizörden içeri giren ışık oranının değerini veren ve bizi oluşturduğumuz ışık oranı ile orantılı olarak değiştirebildiğimiz özelliği de uygun bir şekilde kullanmamız gerekmektedir. Yani kameramızın ışık oranlarını algılama sınırı diyaframla ayarlanabilir.
Işık konusunda belki de çok kabaca vermeye çalıştığımız bilgiler amatör sinemacılar için altın değerinde olduğundan temel kuralları belirttik. İlerleyen süreçlerde var olan ışığın kullanımı ve yapay ışık konusunda da bu sayfalardan bilgi vericeğimizin de mücdesini verelim. Teorik olarak verdiğimiz bilgiler kullanımda sizin de kendinize özgü bir anlatım kazanarak deneme yanılma yöntemiyle bulamayacağınız bilgiler değil belki de ancak genel kabul gören ışık seçenekleri de yukarıda anlattığımız gibidir.
En Sık Yapılan Kısa Film Hataları
Dört arkadaş, cuma gecesi salona yayılıp patlamış mısır eşliğinde “üffff, amma da klişe yaa” nidalarıyla izlediğiniz filmleri bir kez daha düşünün… Hani her durum ve koşulun “olmazsa olmaz”ları vardır ya bunlar da kısa filmin “olursa olmaz”ları:

“Gerçeküstü” Kasting
• Sınıftaki en güzel arkadaşınızı süpermodel rolünde oynatmayın, amiyane tabirle “yemezler.”
• “İnek” tiplemeleri her zaman kavanoz dipli gözlük takmadığı gibi yanak coğrafyalarının da sivilceden ibaret olması gerekmez.
• “O” kız, “O” çocukla beşik kertmesi olmakdıkları takdirde asla ve asla ilgilenmez: Gerçekçi olun.
• Arkadaşınıza pamuktan sakal yapıp saçlarını pudrayla beyazlattığında yaşlanmadıklarını asla hatrınızdan çıkarmayın. Profesyonel oyuncuya ayıracak kadar bütçeniz yoksa bile “yaşlı” tanıdıkları olan arkadaşlarınız vardır, onları değerlendirin.
Depresif Sanatçı Tipolojisi

Öykü şudur: Hayatla sorunları olan sanatçı, (% 90 da yazardır) bir çeşit iç çatışma neticesinde (ölü bir akraba, son teslim tarihi yaklaşan bir yazı, dini ikilem vs.) cehennem azabı çeker. İşkence çeken ruhumuz, ne hikmetse bir ilham perisiyle karşılaşır (güzel bir kadın, yaşam tecrübesini paylaşan yaşça büyük başka bir karakter veya büyülü bir nesne) ve “ta taaaa”… Protagonist (yani esas adam), birden bire gelen ilahi kuvvetle bütün sorunlarını çözer ve kendini yaratıcılık nehrinin beşiğinde süzülürken bulur. Genelde bu tür filmlerde, izleyicilerin ilk iki dakikada sızmasını garantileyen sözde “iç yolculuk” motifi de yer bulur. Bu “içe dönük” çekim, genellikle filmin başında boş boş havaya bakan “esas adam”la başlar. Bu eylem sırasında sigara içenlerine de rastlanmıştır ama çöpe gidecek projeler klasöründe…
Dolly In/Out - Zoom In/Out
Tartışmaya bile gerek yok; bu, öğrenci filmlerinin en yaratıcılık yoksunu ve kati suretle yaklaşılmaması gereken “cıssss” hareketi. [Bu arada spesifik olarak bahsettiğimiz, bir nesneyi aynı ölçekte tutarak arka planda değişiklikler yapmaya dayanan eşzamanlı dolly in-zoom out (ya da tam tersi) hareketi.] Tamam Hitchcock, Vertigo’da layıkıyla kullandı, Spielberg ise Jaws’ta, ama artık yeter. Tüm dünya kısa filmcilerini bu haddinden fazla kullanılmış gülünç klişeye karşı koymaya çağırıyoruz.

Rüya Sekansları
Eğer filminizin ucuz Brezilya soap operaları gibi durmasını istemiyorsanız rüya sekanslarından uzak durun. Rüya sahnesinin tercümesi (ne yazık ki) “bunu anlatmanın daha iyi bir yolunu bulamadım” dır. Sözde komik olan rüya sekansları da genelde komik değildir, üzgünüz…
Kötü Ses
Gerçekten iyi bir filminiz olduğunu düşünüp şu genellemeye geçelim; ses kötüyse film de kötüdür. Bir öğrenci filmini hiçbir şey soundtrack kadar ele veremez. Tamam bütçeniz yok denecek kadar az ama kısılacak bütçe için neden hemen ses masraf listesine bakılıyor. İşte amne hizmeti, işte kötü soundtrack’ın demirbaşları:
• Synthesizer
• Arkadaşınızın grubu (inanın bize, kötüler)
• Yavaş bir melodiyle iştigal eden solo piyano
• Gitar, hele de flamenko çalıyorsa
• “Roman” klarneti
• Çello
Bir Dramatik Efekt Olarak Sigara

Bir oyuncu krize girdi, o halde ne yapar: “Hemen bir sigara yakıp derin derin nefesler çeker.” İletişimin dumanla sağlandığı günlerden kalma bir alışkanlık mıdır nedir, o halka şeklinde çıkan dumanlar “bakın sayın izleyiciler, durum çok ciddi ve karışık” manasına gelir. Evet, insanlar zor koşullarda ve baskı altındayken sigara içer ama uzuuuun ve sıkıcı “nefes” sahnelerine inanın gerek yok. Bundan daha yaratıcı olduğunuza güveniyoruz.
“Burada Yönetmen Benim” Açı ve Çekimleri
Buzdolabı POV’ları (Point Of View – Oyuncunun Öznel Bakış Açısı) ya da posta kutusuna / çöpe / klozete yerleştirilmiş kamera sizce de çok “yaratıcı” değil mi? Olağanüstü bir açı bulduğunuzu düşünüyorsanız muhtemelen epey klişedir. Biraz daha düşünün….
“Eeeee… Hiçbir şey Olmadı” Filmleri
Sık rastlanan bir kısa film tipidir. Genelde, çevresindekilerle “büyük” ve tesadüfi cümlelerle konuşan ve bütün zamanını buna adamış bir protagonist vardır ve neredeyse yarım saat boyunca hiçbir şey olmaz. Filmin son beş dakikasında ise nereden peydahlandığı belli olmayan kilit bir konu belirir ve o ana kadar ortada olmayan bütün sorunları çözmeyi hedefler, seyirci de bu kadar zamandır uyukladığı için son dakikalardaki bu gelişmeleri kaçırır. Bu tür filmlerin ortak özelliği ana karakterin içdünyasında çıkılan yolculuk ve yapılan keşiflerdir. “Kimsenin umursamadığı bir çocukluğun sıcak hatıraları” son on yılın popüler klişelerindendir. Bu filmlerin, kaba bir oranla yarısında, boşanmış bir aile figürüne rastlanır. Nedeni bir sır kalacak olsa da çoğu “ilk kısa film” bu kategoriye girer.
Bitmek Bilmeyen Kapanış Jeneriği

Evet, sonunda bir kısa film çekmiş olmak sizi göklere
çıkardı, teşekkür edecek çok insan var ama örnek aldığınız sanatçılar gibi
Akademi Ödülleri’nde on dakika boyunca teşekkür hakkı kazanmak için önce bir
Oscar kazanmak gerekiyor. Nerdeyse filmin kendisi kadar süren kapanış
jeneriklerine son.
Bu dertten muzdaripseniz işte birkaç ipucu:
• Yazıları hızlı kaydırın, gerçekten hızlı…
• Küçük fontlar her zaman iyidir.
• Görev ekranları iyidir ama ekibin her üyesinin kendine has bir dakikası
olmasına gerek yok.
• Soyağacınızı paylaşmak için alternatif alanlar bulabilirsiniz.
Bol Keseden Kullanılmış Video Efektleri
Erime ve zincirlemeleri ninenizin sandığına saklayın; 80’ler sona erdi, dolayısıyla abartılı video efektlerinin dönemi de. Çok özel bir niyetiniz olmadığı takdirde basit ve güvenilir kesmelerden caymayın.
“Ayna Ayna Söyle Bana” Çekimleri
Doğru zamanda ve doğru yerde kullanıldığı zaman anlatım üzerinde büyük bir etki yaratan ve yansımayı kaydetme şeklinde çalışan ayna sekansları kısa filmlerde nedense anlatım faciasına sebebiyet verir: “Şimdi kız elinin aynaya yaslasın, biz de şuradan çekelim. Hoop böylece arkadan bağıran erkek arkadaşı da görebiliyoruz. Bir taşla iki kuş, dahiyim ben” Dahinin kelime anlamı için en yakın sözlüğe lütfen.

