Ana Sayfa
Group box BELGESEL YAPIMCILIĞI / YÖNETMENLİĞİ / KAMERA / KURGU / MONTAJ / SUNUCULUK / SESLENDİRME / SENARYO  / ÇİZGİFİLM / 3D ANİMASYON / FOTOĞRAFÇILIK / TV PROGRAM YAPIMCILIĞI 
KURSLARIMIZA KATILMAK / ÇALIŞMALAR İÇERİSİNDE BULUNMAK İÇİN:

BELGESEL FİLM VE PROPAGANDA

 

GERÇEĞİN İZİNDE

İnsanoğlunun imgeyle gerçeği yakalayabilme çabası onun mağara duvarlarına gördüğü şeyleri çizmesiyle başlamıştır. 

Ardından sosyal yaşamın ortaya çıkması, uygarlıkların ve onlara bağlı olarak dinlerin ortaya çıkması ise hem gerçekliğin görünümünü, hem de gerçekliğin ifade biçimini değiştirmiştir.  Resmedilen gerçeklik dinlerin etkisiyle mistik bir havaya bürünmüştür.  Bunun yanlarında insanoğlu diğer sanat dallarında da (heykel, mimari) gerçekliği imgeyle anlatma çabasına girmiştir.

Belgesel filmin önemli bir fonksiyonu adı üzerinde belgelemedir.  Belgeleme her konuda olabilir.  Bunu yaparken, herhangi bir olguyu olduğu gibi yansıtmak veya bilgi aktarmak yerine, görünen gerçeğin altında yatanın, yani gerçeğin özünün araştırılması belgesel sinemanın ayırt edici özelliğidir.  Böylece seyirciye daha somut bir gerçeklik duygusu ve bakış açısı kazandırmak mümkün olabilir. 

Seyircinin konu üzerinde düşünebilmesi, yorum yapabilmesi arzu edilir.  Bu açıdan bakıldığında belgesel sinemada büyük bir sorumluluk söz konusudur.  Ele aldığımız konuyu, olguyu bütün boyutlarıyla, özüne bağlı kalarak kavramamız ve yeni bir bakış açısıyla, kıssadan hisse çıkararak işlememiz gerekiyor.  Bu durumu, objeyi yansıtmaktan, kuru bilgiler vermekten öteye geçmeyen tanıtıcı ve öğretici filmlere belgesel diyemeyiz.  Folklorda otantiklik ne kadar önemliyse, belgeselde de gerçeklik anlayışı o kadar önemlidir.

Sinemanın gerçeğe üç temel yaklaşımından söz edilir. 

Bunlar gerçeği açıklama, gerçeğe öykünme ve gerçeği soruşturmadır.

Gerçeği soruşturma yaklaşımı belgesel filme en yakın  olan yaklaşımdır ve ulaşılmak istenen, görünen gerçeğin altında yatanın, yani gerçeğin özünün araştırılmasıdır.

Belgesel insanoğlunun yüzyıllardan beri gerçekleştirmeye çalıştığı “gerçekliği yakalama çabasının” en son halkalarından biridir.  İnsanoğlu sanatsal olanla ulaşmaya çalıştığı bu amaca, en çok belgeselle yaklaşabilmiştir.  Elbette ki günümüz postmodern algılayışı içerisinde yaratılmış sanal gerçek(lik)ler bu teze karşı çıkarılabilir.  Ancak her şeye rağmen belgeselin insanoğlunun gerçeği arama, bulma ve onu hapsetme konusunda ulaştığı en büyük mevzilerden biri olduğu söylenebilir. 

Bilimsel çalışmalarda olduğu gibi belgesel çalışmalarda da gerçeklik olmazsa olmaz bir unsurdur.  Belgeselin Süha Arın da bu noktaya işaret ederek, “Belgeselci bir yanıyla bilim adamıdır, bir yanıyla sanatçıdır.” diyor.  Bu yüzden belgeselcinin gerek bilim adamı yönüyle gerekse sanatçı yönüyle gerçek ve güzel olanın arayışı içinde olması gerekmektedir.

Grierson’un yaptığı bir tanıma göre belgesel film, “gerçeğin yaratıcı bir biçimde yorumlanması” dır.

Bu tanımın da saptadığı gibi güncel olayların yaratıcı bir biçimde düzenlenmesi olan belgesel filmlerde iki işlev ortaya çıkmaktadır. Bunların ilki görüntü ve sesin kaydı, ikincisi ise yorumdur.

Yorumdan doğan etkileme gücü nedeniyle belgesel filmler ve belgeselciler sürekli eleştiriye uğramışlardır ve bundan dolayı, belgesel filmciler çalışmalarında çoğu kez yorumdan kaçınarak nesnel olmaya çalışmışlardır. Belgesel film yapımcısının kendisini koruması için belki iyi bir strateji olan bu yöntemi amaç açısından irdelersek anlamsızlığı ortaya çıkacaktır.

Çünkü belgesel filmci konu, insan, manzara, açı, mercek, kurgu, sesler, kelimeler açısından seçim hakkına sahip olduğundan bu gerçekler konusunda yapılacak her seçim onun bakış açısını ortaya koyacaktır.

Gerçeklik kavramı üzerine düşüncelerimizden bahsederken fotoğrafın işlevi ve gerçekliği konusuna da değinmek gerektiği kanısındayım.

... Fotoğraf dünyayla bir ilişki kurma yolu sağlamıştır, yalnızca bilişsel değil, estetik, ahlaki ve politik bir ilişki kurma yolu.  “İmajlar yoluyla duyguların ifade edilebilmesinin çapı, sözcüklerin ifade olanakları kadar geniştir.”  der John Berger, “İmajlarla pişmanlık duyar, umut eder, korkar ve severiz”.

... Görünümlerin temsil edilmesi, dünyadaki olguların inkar edilemez biçimde kanıtlanması veya doğrulanması olmaktan vazgeçmektedir.  Görünümün temel bir bilgilenme ve anlama ölçüsü olma konusundaki itibarı hızla düşmektedir.  Kuşkusuz fotoğrafik anlam ve doğruluğun sorgulanmasıyla ilk kez şimdi karşılaşmıyoruz.  Allan Sekula’nın hatırlattığı gibi, on dokuzuncu yüzyıl pozitivizminin dorukta olduğu zamanlarda bile hep “sıradan görsel ampirizmin sınırları ve yetersizlikleri açıkça dile getiriliyordu”.

Amaç, gerçeğin göndergesine yalnızca görünüm olarak değil, diğer, (görünmez) özellikleri ve nitelikleri açısından da yaklaşan bir “çiftini” yaratmaktadır.

Her ne kadar kurgu - belge ve kurgulanmış fotoğraf - belgesel fotoğraf kavramları alışkanlıkla karşı karşıya getiriliyor olsalar da, fotoğraflama eyleminin kendisi tanım gereği bir kurgulama sürecidir.

Fotoğrafta  "belgesel"  tanımı  gerçekte  bir  yakıştırma,  bir tür kabuldür. Burada  ayrıntıya  girmeye  gerek yok ama, bunun neden bir yakıştırma olduğunu bilimsel olarak açıklamak da mümkündür  ve  kolaydır.  

Belgesel  fotoğrafı  şimdilik  "gerçek  yaşamı  doğrudan  yansıttığı  varsayılan fotoğraf"  olarak  tanımlayalım.  Bu durumda,  kurgulanmış  fotoğrafın  yaklaşık tanımı     da    "gerçek     yaşamı    değil,    daha  çok          fotoğrafçının  - ya  da  sanatçının - yaşama dair düşüncelerini yansıtan fotoğraf" olabilir.

Eğer bu tanımlar doğruysa, kurgulanmış fotoğrafın nasıl elde edildiği ve nasıl sunulduğu da önemini kaybeder.  Önemli olan, fotoğrafın hangi bağlamda kullanıldığıdır.  Örneğin, gerçek yaşamdan elde edilmiş bir görüntü, gerçeklikle bağı koparılarak ve farklı bir anlam atfedilmesiyle bambaşka ve çekim sırasında öngörülmemiş boyutlar kazanabilir. 

Benzer biçimde, eskiden  "temsili resim" adı verilen ve haber metinlerine eşlik eden "canlandırma" görüntüleri, kurgulanmış oldukları halde gerçek yaşama işaret ederler.

O halde, her zaman olduğu gibi aslolan bağlamdır. Böyle bakıldığında da, kurgulamanın fotoğrafı çekilen sahnenin düzenlenmesi ya da çekim sırasında herhangi bir soyutlama tekniğinin kullanılması ya da görüntülerin çekim sonrasında karanlık odada ya da bilgisayar ortamında dönüştürülmesi, ya da müdahalenin salt sözle, yani görüntünün sunuluşu sırasında iliştirilen seçilmiş anlamla gerçekleştirilmesi hep aynı kapıya çıkar.

Ne  var  ki,  başta  da  söylediğim  gibi,  belgesel  fotoğraf  da  bir   kurgunun eseridir. Bu, "gerçeklik kurgusu"dur. Ve belgesel fotoğraflar var oldukça, kurgulanmış     fotoğrafların    gerçeklik    yanılsaması     da    güçlü     olacaktır.     

Yani, kurgulanmış fotoğraflar bir anlamda belgesel fotoğrafların varlığına muhtaçtırlar. Bunun tersi de geçerlidir.   Yani,  belgesel fotoğraflar kurgulanmış fotoğrafların özellikle son yıllarda iyiden iyiye artmasıyla daha da değerlenmiş, neredeyse koruma altına alınacak hale gelmişlerdir.

Kısacası,    belgesel   fotoğraf   ve   kurgulanmış   fotoğraf   birbirini  dışlamaz. Tam  tersine  birbirine muhtaçtır.Birbirlerine çok da benzerler. Ancak, belgesel fotoğraf yaptığını söyleyen kişinin  kullandığı  yegane kurgulama yöntemi   "neyin,     ne zaman fotoğrafının  çekileceğine karar vermek"tir.   Kurgulanmış fotoğrafta ise kararların sayısı sınıflandırılamayacak kadar çoktur ve bu bir üstünlük ya da bir zaaf değil, yalnızca bir farktır.

            İdrak etme kapasitelerimizin rehberliğinde bu duygulanımlar, imajları yaratıcı, ahlaki ve politik hedeflere dönüştürme enerjisi sağlar.  Fotoğraf-sonrası kültürün yeni gündeminde böylesi duygulanmaların ve ilgilenmelerin pek yeri yoktur.  Fotoğrafın bu şekilde kullanılması fotoğrafın görsel dünyayı oluşturmasındaki çıkmazları ortaya çıkarmaya çalışanlar için artık pek de anlam taşımamaktadır.

Yine de bu sorgulama şimdi eleştirel bir noktaya gelmiş, vizyon ve bilgi modellerini geliştirmenin yollarını açmıştır.  Jean Louis Weissberg aslında “kaydederek öğrenme” çağından “benzetim yoluyla öğrenme” çağına geçtiğimizi ileri sürer.  Benzetim yoluyla öğrenmede, “imaj nesneyi temsil etmeye çalışmaz... daha çok, işaretini verir, ortaya çıkartır, varolmasını sağlar”.

Walter Benjamin’in kısa fotoğraf tarihinde görsel bilginin bir başka yanı ve özelliği ortaya çıkar.  Benyamin “fotoğrafla yeni ve yabancı bir şeyle karşı karşıya geliriz” der.  Fotoğraf teknolojisi ürünlerine “büyülü bir değer” katabilir.  Fotoğrafa bakan kişi “resimde küçük bir rastlantısallık parıltısı aramak zorunda hisseder kendisini, bu hisse karşı koyamaz, burada ve şimdi olanı, gerçekliğin adeta özneyi gölgede bıraktığı şeyi arar”.

Benjamin bu görsel büyünün doğasını Freud yardımıyla anlamaktadır.  “Göze değil, kameraya konuşan bir başka doğa vardır.” der;  “insan bilinci tarafından bilinen bir alanın, bilinçdışı tarafından bilinen bir alana yol verdiği bir başka yer”.

Benjamin “optik bilinçdışının” psikanaliz tarafından keşfedilen “içgüdüsel bilinçdışının” devamı olduğunu düşünür.  Meşhur denklemi insana eziyet verecek kadar kısa ve eksiltilmiş olarak kalmıştır.  Bilginin ve bilgiye ilişkin duyguların çatışmalı doğasını anlamak için Benjamin’in denklemini sanırım kullanabiliriz.

Böylelikle gerçekliğin algılanışı basit mantıksal çerçevelerin ötesinde kimi zaman tanımlanamayan birçok değişkenin etkilemesi sonucu oluşmaktadır.  Gerçeklik bazen değersizleştirilmiş değerler arasına da gizlenebilir. 

... Horkheimer ve Adorno’nun ileri sürdükleri gibi, rasyonalitenin ve rasyonalizasyonun mantığı, aklın hükmedici gücüyle “insanoğlunu korkudan kurtarmayı” amaçlamaktadır:  “Hiçbir şey dışarıda kalmamalı, çünkü dışarıda olma fikri kendi başına korkunun kaynağıdır...  İnsan ancak bilinmeyen hiçbir şey kalmadığı zaman korkudan kurtulacağını düşünür.

 

BELGESEL FİLMDE NESNELLİK

Felsefe Ansiklopedisi’nde nesnel ve öznel kavramlarının açıklaması şöyle yapılmaktadır:

“Bilinçle ilişkili olan anlamındaki öznel terimine karşılık olarak, dış gerçekle ilişkili olanı dile getirir.  Nesnel bir düşünce, dış dünyadaki gerçeklerden yansıyan bir düşüncedir;  öznel bir düşünceyse dış dünyadaki gerçeklerle ilişkisiz olarak insan zihninden doğan bir düşüncedir.  Bununla beraber öznel bir düşünce, gerçekler düzeyinde doğrulanınca nesnelleşir.  Demek ki nesnel kavramı bir nesneye bağlı olarak insandan bağımsızlığı, bir özneye bağlı olarak da öznel olarak insandan bağımsız özdeksel temelini dile getirir...  Bilim elbette öznel varsayımlarla gelişir, ama bu öznel varsayımlar bilimsel düzeyde hiçbir zaman nesnel gerçeklere aykırı düşemez.  Kaldı ki, öznel varsayımlar nesnel gerçeklerden yansır.  Bilimsel süreç nesnelin öznele, öznelin yeniden nesnele dönme sürecidir.  Bilimsel nesnelliği yansızlık ve amaçsızlıkla karıştırmamalıdır.  Yanlı ya da amaçlı olmak nesnellikle çelişmez.  Bilimsel bir bulgu belli bir yanın yorumuyla ya da belli bir amaca varma çabasıyla elde edilmiş olabilir;  ama her yan ve amacın tam karşıtı için de geçerli, eş deyişle nesneldir.”

Türk Dil Kurumu’nun Felsefe Terimleri Sözlüğü’nde ise nesnellik;  “Özneden bağımsızlık, nesnenin kendisine uygunluk, öznenin kendi duygu, görüş ve önyargılarından uzakta kalarak ve herhangi bir başka etki altında da kalmaksızın bir nesneyi kavrama yeteneği” olarak tanımlanır.

Erol Mutlu’ya göre belgesel film tanımındaki gerçeğe bağlı kalma özelliği, tanımın en zayıf noktasını oluşturur. Ona göre “Gerçekliğin tam olarak saptanmasını olanaksız kılan birtakım sınırlamalar vardır.  Her şeyden önce kameranın bir gelişimin her evresinde bulunması mümkün olmayabilir.  İkincisi kamera ve çekim ekibinin varlığı, olay kahramanlarının doğallığını, giderek tümüyle aksiyonlarını etkileyebilir.   En önemlisi de her kamera hareketi, her kamera konumu bir olayın tek bir unsurunu öne çıkarıp diğerini dışlayan çekimler yapılmasını, yani özsel bir “tercih” unsurunu gerektirir.

Sanatın Gerekliliği adlı kitabında Ernst Fisher gerçekliğin bütününün, özne ve nesne arasındaki bütün ilişkilerin toplamı olduğunu belirtir: “yalnız geçmişteki değil, gelecekteki ilişkilerin; yalnız olayların değil, bireysel yaşantıların, düşlerin, sezgilerin, heyecanların, hayallerin toplamıdır” der.

İnsanın toplumsal yaşamını ele alan ve buradaki gerçekliği inceleyen çalışmalar için önem kazanan nesnelliğin, salt ele alınan olgunun doğru oluşu  ya da olduğu gibi verilmesi ile kazanılamayacağı, ele alınan olgunun, onu işleyen tarihçi, toplumbilimci ya da belgeselci tarafından geçmiş, bugün ve gelecek açısından ilişkilendirilmesi ve yorumlanması gerektiği ortaya çıkmaktadır.  Belgeselcinin bu ilişkiyi kurarken, tarihçi gibi, tam nesnelliğe ulaşamayacağını önceden kabul etmesi gerekir. 

 

 

BELGESEL FİLM VE EVRENSELLİK

“Belgeselle propaganda birbiriyle bağdaşmaz, ikisi birbirine zıttır.  Çünkü belgesel sinema bilimle sanatın kesiştiği yerde ve kamusal bir içerikle ve evrensel bir mesajla gerçeğin yeniden yorumudur...  Evrensel mesaj nedir?  Belgeselde evrensel mesaj içerme zorunluluğu vardır.  Bununla yaşamdan yana olan mesajlar, kültürel mirasın çok renkliliği ve çeşitliliğinin korunmasına ilişkin mesajlar, sevgiden yana olan mesajlar, saygıdan yana olan mesajlar, akıldan yana olan mesajlar, emeğe saygıdan yana olan mesajlar, sanatın, sanatçının önemini öne çıkaran mesajlar gibi evrensel mesajlar içerme zorunluluğu kastedilir.”

Belgesel filmin oluşumunda, sanat ve belgenin elde edilmesinde gözlemin önemliliği üzerinde duran Welverton’a göre belgesel film;  “Gerçekleri kişinin ilgisi olsun ya da olmasın, ya da konusu hakkında bir şey bilsin ya da bilmesin, dikkatini çekmek ve evrensel bir dille araştırıp yeniden biçimlendirmek olarak tanımlamaktadır.