

GÜNÜMÜZDE BELGESEL FİLM

Dünyada belgesel film yapımı büyük zorluklar içinde gelişimini sürdürmüştür. Sanatçılar ve yazarlar, bu türün gelişmesi için yoğun çabalar harcamışlardır.
Belgesel filmin gelişmesi idealizm gerektirmektedir.
Bu olmadan tam bir yapılanma gerçekleştirilemez.
İngiltere’den Auden, Isherwood ve Spender, Fransa’da Malraux, İtalya’da
Silone gibi yazarlar, belgesel filmin üzerindeki baskının sona ermesi için
çalışmışlardır.
A.FİNANSMAN SORUNU
Belgesel film, bir sponsorluk
sistemi altında gelişimini sürdürmektedir.
Hükümetler, endüstri kurumları, belgesel finansmanlığını yapmayı
sürdürmelerine karşın, 1939’dan beri bu alanda yeni sorunlarla karşılaşılmaya
başlanmıştır.
Hükümetlerin göz ardı
edemeyecekleri gerçeklerden bir tanesi sinemanın, dünyadaki
tüm insanların düşüncelerini değiştirebilecek bir güce sahip olduğudur.
Amerika Birleşik Devletleri,
sinemanın propaganda amaçlı olarak kullanılabileceğini fark eden ilk ülke
olmuştur. Savaş sonrasında
Amerikalılar bu alanda yoğun çalışmalara girişmişlerdir.
Günümüzde ise sinemanın böyle
bir amaçla kullanılması, her tür demokrasinin yıkımına yol açabilecek bir
olgudur. Radyo, gazete, film gibi
yayın araçları, demokratik ideallerin yanlış yönlendirilmesine sebep
olabilmektedir. En eski demokrasi
beşiklerinden biri olan İngiltere’de sinemanın bu tür yanlış kullanımının önüne
geçilebilmesi için yoğun çalışmalar yürütülmektedir.
Film maliyetinin çok yüksek olması kişilerin yarı resmi organlarla işbirliği yapmak istemesine yol açmaktadır. Bu şekilde oluşturulmuş iş örgütlenmeleri film dünyasının gelişmesine yardımcı olmaktadır. Artık sinema, yalnızca sinemaya gönül vermiş hevesliler tarafından yapılmamaktadır.
Endüstri
kuruluşları, taşımacılık şirketleri, vb. karlı gördükleri filmlerin finansmanını
üstlenebilmektedir. Onların sermaye
ve gelirlerinin büyük olması bazen kar amacı gütmeyen yapımların da
gerçekleşmesini sağlar. Çok sayıda
kültürel ve belgesel film bu şekilde ortaya konmuştur.
The Voice of the World, Contact, Shipyard ve Sea Change buna örnek olarak
verilebilir.

Ancak hala halk için bir film programı oluşturulmamıştır.
Birkaç
istisna dışında film kiralayıcılarının belli bir sinema politikası yoktur.
Cinsellik, filmlerde en fazla sömürülen unsurların başında gelmektedir.
Sinema alanında atılan bazı yanlış adımlarla, geriye dönüşü olmayan
süreçlere girilmiştir.
Bunun yanında kuruluşlar belgeselden çok tanıtım filmi diyebileceğimiz yapımları da finanse etmektedirler. “Propagandanın kibarcası tanıtma filmleri.
Bunlarda gerçeklerin bir bölümünü örtbas etme, bir bölümünü öne çıkarma vardır. Örtbas edilenler kurum ya da kişilerle ilgili olumsuz yönlerdir. Böylece bunlara belgesel denemez.
Bir belgeselci de zaten propaganda filmi yapmaz.”
“Bir kere hükümet yaptırıyorsa, denetim kaygısı ve kuşkusu her zaman vardır. Çünkü bir başkaldırıdır sanatçının yaptığı şey. Düzene karşı gelmektir. Daha iyiyi, daha güzeli, daha doğruyu aradığı için, ister istemez birçok yerleşik görüşe aykırı bir pozisyona düşecektir.
Onun için hükümetin subvanse ettiği, finanse ettiği filmlerde hükümet ne kadar özgür bırakabilir belgeselciyi?
Veya belgeselci ne kadar otosansür uygulamadan rahatlıkla, film yapabilir?
Konulu olmayan filmlerin de yüksek bir başarıya ulaşması sinema adına memnun olunacak bir durumdur. Ancak bu tür filmler hala kendi yağlarıyla kavrulacak düzeye gelememiştir.
Bunların varlıklarını, sayı ve nitelik açısından arttırarak, sürdürebilmeleri için, çeşitli kesimlerin desteğine ihtiyaç duyulmaktadır. B.B.C.: The Voice of Britain buna bir örnektir.
Bu alanda başarı kazanabilmesi için ilk olarak haber gösterimi yapan
sinema salonlarının yaygınlaşması gerekmektedir.
Büyük sinema salonlarında birinci sınıf kısa film gösterileri yaparak
insanların bu tür filmlere alıştırılması yapılması gereken bir başka şeydir.
Dağıtım yine önemini korumaktadır.
Ancak bunun da halk beklentisiyle paralellik gösterdiği unutulmamalıdır.

B. NEREYE KADAR BELGESEL?
“Güzelliğin ve gerçekliğin
görkemliliğinde iki uç nokta vardır.
Gerçeği arayan yönetmenler vardır, eğer bulurlarsa bu güzel olacaktır.
Diğerleri güzeli ararlar, eğer onlar da bunu bulurlarsa o da gerçek
olacaktır. İşte bu iki uç nokta
kurmaca ve belgeseldir.”
Jean Luc Godard
“Belgesel tür nedir?”
sorusunun karşılığında, Nijat Özön’ün tanımı: “Belgesel tür, yapıntıya (fiction)
yer vermeyen ya da pek az yer veren, gerecini, konusunu doğrudan doğruya doğadan
alan, dışımızdaki dünyayı gerçeğe
elden geldiğince uyarak, nesnel bir tutumla yansıtmaya çalışan türdür.”
Genellikle gerçeğin nerede
bitip, öykünün nerede başladığı belirgin olmayan dramatik belgesel filmler
özellikle önemli tarihi olayların hayale dayanarak yeniden oluşturulmasıdır.
Dramatik belgesel film
yapımcıları sanat ile gerçek arasındaki sınırı geçerken bunu haber vermeden
ticari amaçla yapmaktadırlar.
Bu tür belgesel filmlerde
tarihin yorumu yanlı bir biçimde sergilenerek ileri gelen kişiler
kahramanlaştırılmaktadır. Örneğin; Backstairs at the White House (Beyaz Saray’da
Arka Merdivenler) adlı dramatik belgesel yirminci yüzyıl Amerikan başkanlarının
özel hayatıyla ilgili propaganda amacı taşıyan bir filmdir. Konuşmaların çoğu
aile içindeki özel konuşmalar olduğundan sonradan uydurulmuştur.
Belgeselde oyuncu kullanımıyla
ilgili Süha Arın'ın düşünceleri ise şöyledir.
“Oyuncularla olmaz.
O kurmacadır, imgeseldir.
Yani dramatize belgesel diye bir şey olduğuna inanmıyorum.
Dramatize belgesel dedikleri tür tümüyle kurmacadır.
Ancak şöyle denebilir, bir yazıyla, bu kurmaca filmde, bu imgesel filmde,
gerçeklere tümüyle sadık kalınmıştır, o kadar.”
Dramatik belgesel filmler öykü
ve gerçeği karıştırarak savunulması istenilen siyasi ve sosyal bakış açılarının
propagandasını yapabilmektedirler. Çünkü izleyici diğer film ve televizyon
programı türlerinden daha fazla dramatik belgesellere inanmaya hazır durumdadır.
“Belgesel “Amerikan yüksek mahkemesinin üyelerinden birine sormuşlar, “Müstehcenle erotik olanı nasıl ayırt ediyorsunuz?” diye. Gülmüş, “Hangisi pornodur, hangisi erotiktir, seyrettiğim zaman anlıyorum.” Belgesel de böyledir. Seyredildiğinde belgesel mi propaganda filmi mi olduğu anlaşılır.” Süha Arın’ın da işaret ettiği gibi benim düşünceme göre de pornografik ve erotik olanın ayrımıyla propaganda filmleriyle belgesel film arasındaki ayrımda paralel bir bağıntı var.
Pornografide olduğu gibi propaganda filmlerinde de
eşitsizlik üzerine kurulmuş bir yapı mevcut.
Erotizmde bireyler arası kendi varlıklarını eşit şartlarda ifade
edebilecekleri bir ilişki tanımlanmış. Belgeselde de propagandanın aksine
izleyiciyi kalıplara hapsetmeyen, özgürce yorum yapmasına fırsat veren bir üslup
ve anlayış benimsenmelidir.
İngiliz yönetmen Paul Rotha’ya göre “Belgesel sözcüğü konuyu ya da biçimi değil, yaklaşımı belirler... İzleyici üzerinde iyi bir etki uyandırabilmek için her türlü teknik ve yöntemden yararlanılabilir.
Belgesel sinema öykülü sinemadan ereğiyle ayrılır.”

Genellikle toplumsal içerikli
filmlerin belgeselliğini tartıştık.
Özellikle hayvanları anlatan doğa belgeselleri konusuna da değinmek istiyorum.
Bilkent Üniversitesi öğrencilerinin kendi aralarında fikir alışverişinde
bulundukları bir e-mail listesinde Hatice Dalkır isimli öğrencinin şu
düşünceleri ilgimi çekti: "…
Gerçekçilik-Biçimcilik yaklaşımlarının toplumsal filmler bağlamında
konuşulmasını anlıyorum da, çok güzel hayvan belgeselleri seyrediyorum ve
bunları ne Grierson'la ne de
Rotha'yla açıklamam mümkün değil.
Ben de diyorum ki doğa filmleri tam da yapısal olarak Griersoncu akımın içine
düşer (bunun için toplumsal konu olması gerekmez).
Nedenlerine gelince;
birincisi, "kontrollü film diye nitelediklerimin tipik örneklerindendirler.
Bir üstses daima vardır, kurgu yoluyla hikayenin sahikuladesi yazılır ve
hayvancıklar insani perspektifin cenderesinde sunulurlar.
Müzik dramatizasyon açısından toplumsal ve diğer konuları içeren filmlere
göre çok daha etkileyici ve yukarıda sayılanların hepsinin güçlü dikte ettirici
nitelikleri vardır. Zorunlu olarak
da yukarıdan aşağı-experlerin sah'i anlamında- belirlenmiş filmlerin mutlak
tarzını oluştururlar. Daha
geçenlerde hayvan belgesellerinin nasıl hazırlandığına ilişkin bir film
seyrettim TV'de. Sağ arka bacağı
yaralı bir hayvanı -tilki- hikayeyi kurarken göstermeleri gereken açıdan çekimi
bir türlü gerçekleştiremezler. Yapabildikleri tek çekimin karesini ters
çevirerek, ancak bu defa sol bacak yaralıymış gibi görünür ister istemez-
kullanırlar ve çekimcinin dediğine göre fazla dikkatli değilse seyirci bu
trükleri göremez. Zaten kendimizi
hikayeye kaptırmamız işten bile değil.
Bu filmlerin zorluğu kuşkusuz saatler-günler, aylar- alan çekimler
gerektirmesi. Sonunda işler çok
pahalıya da çıkabileceği için elde olanı kurgu yoluyla bir şeylere benzetmek;
öte yandan tehlikesi de malum.
Fakat hayvanlara ilişkin filmler kadar insanın voyeristik-dikizci- yanını açığa
vuran filmler bulmak zor. Öte
yandan sanki hayvan çekimlerini bir hikaye içinde seyretmez isek kendi
yaşamımızla ilişkilendirmesi zormuş gibi bir tasa filmcileri fazlasıyla meşgul
ettiğinden (kanallara satış ve alıcı bağımlılığı da düşünülürse) bu derece
kontrollü filmlere gerek duyuluyor herhalde."
C.TELEVİZYON VE BELGESEL FİLMLER
“Kapitalist toplumlarda, sosyal sorunları irdeleyen, insanları düşünmeye zorlayan, kamusal bir öz içeren belgesellere çok az yer veriliyor, hatta hiç yer verilmiyor.

Çünkü insanların onları düşünmesi istenmez.
O sorunları meclisiniz, parlamentonuz düşünüyor, merak etmeyin izlenimi verilir.
Siz akşama kadar yoruldunuz, canınız çıktı, seyredin, dinlenin.
Dinlendirme seansıdır televizyon.”
Belirli, sınırlı yayıncılık ve
doğrudan yayın, iletişim endüstrisinin karşı konulmaz gerçeği durumuna gelince
belgesel filmciler ürünlerini kitle etkisiyle yapmaya ve video ile kablolu
yayının da ortaya çıkmasıyla sınırlı düşünerek özel ilgileri olan izleyicilere
seslenmeye başladılar.
Bu amaca ulaşmak için yapılan
çabalar daha yüksek paydadaki daha çok kısıtlanmış izleyiciyi hedeflemektedir.
Belgesel filmin kişiliği birçok türde çeşitlenmeyi zorunlu kılmaktadır.
Daha çok doyurucu insan gerçeğinin keşfi ve tasarısına yardım etmek için belgesel filmci belgeselin varlığını ve özünü oluşturur.
Bu türlerin her biri de sınırlı yayın aracılığıyla mesajlarını özel
izleyicilerin ilgilerine sunacaklardır.
Belgesel filmlerin her türü
televizyon, uydu, kablolu yayınlar, video, bilgisayar ve gelişen kayıt
sistemleriyle yeni boyutlar kazanmış ve bunların tümünden belgesel filmciler
yeni olanaklar bulmuş ve yaratmışlardır. Ancak, belgesel filmin temel işlevi
değişmeden, Vertov’un ve Grierson’ın belirlediği gibi güncel olaylardan kesitler
yakalamak ve bunları bir anlam ifade edebilir nitelikte bir araya getirmek
olarak kalmıştır.
II. Dünya Savaşı’ndan sonra
hızlı bir şekilde gelişen televizyon, belgesel filmleri de değişik yönlerden
etkilemiştir. Televizyon aracılığıyla birçok ülkedeki izleyici kitlesi sınırlı
amaçlar için yapılan belgesel film deneylerini ve filmleri izleme olanağına
kavuştu.
1950’li yıllarda televizyonda
gösterilen ilk belgesellerin çoğu II. Dünya Savaşı ile ilgili derleme filmlerdi.
Belgesel film yapımcısının
televizyona transfer edilişi İngiltere’de savaştan sonra 1947 yılında BBC
tarafından, ABD’de de 1948’de özel bir televizyon şirketi tarafından
gerçekleştirilmiştir.
Televizyon büyük bir sıkıntıda
olan belgesel filmlere bu transferlerle yaşam, canlılık vermiştir. Belgesel
filmcinin varlığına neden olan üç temel koşula yani filmlerine gösterilen
talebe, mesajını ileteceği izleyiciye ve çekim yapması için gereken paraya
televizyonun doğrudan müdahalesi belgesel film yapımcılarına yeni ufuklar açtı.
Belgesel film açısından ilk
televizyon yayınları içinde en dikkate değer olay CBS şirketi tarafından
1951’den 1958’e kadar sürekli olarak gösterilen, Edward R. Murrow’un ve Fred W.
Kennedy’nin 1951 Şubat’ında ilk yayını yapılan See It Now (Şimdi Gör) idi.
1959 yılından sonra Fred W.
Friendly tarafından hazırlanan CBS Report (CBS Haberleri) da bu programı izledi
ve büyük başarı kazandı.
See It Now çekişmeli özelliği
nedeniyle ticari televizyon şirketlerinin arasında rekabete neden olarak bu tür
yayınların gelişmesine yol açtı.
İngiltere’de de güncel olaylarla
ilgili olarak yapılan ilk televizyon belgesel magazin programı BBC tarafından
1952’den 1957’ye kadar yayınlanan Norman Swallov’un yönettiği Special Inquiry
(Özel Soruşturma) adlı haftalık bir programdı. Bu yapımı 1958 ve 1960 yılları
arasında Tim Hewat tarafından yönetilen Searchlight (Gösterici) adlı program
izleyerek aynı araştırmacı geleneği sürdürdü.
Amerika’da da 1960 yılında NBC
televizyonu Irving Gitlin tarafından yönetilen White Paper (Beyaz Kağıt)
dizisine ABC televizyonu da Close Up (Yaklaşma) adlı belgesel diziye başladı.
Bu çalışmalar sonucu İngiltere
ve ABD’de güncel olaylarla ilgili belgesel program yapan televizyon da oldukça
dinamik bir hale geldi.

İngiltere’de Panorama ve Tonight
(Bu Gece) adlı belgesel magazin programları da gittikçe büyüyen bir izleyici
topluluğu kazanıyordu. Gelişen belgesel film hareketleri içinde yayıncıların
objektif, kişisel olmayan, tarafsızlık iddiaları sürerken İngiliz Özgür Sinema
akımı içinde yer alan Momma Don’t Allow ve Nice Time filmleri 50’li yıllarda
İngiltere’nin yaşamındaki sosyal gerçekleri konu alıyorlardı.
Kanada’da da Days From Christmas
(Noel’den Günler) ve The Backbreaking Leaf (Zorlu Yaprak) gibi Wolf Koening ve
Terry Fillgate’in verite (gerçek) stilindeki belgesel nitelikli filmleri
Canadian Film Board tarafından finanse ediliyordu.
Televizyondaki belgesel film
hareketlerinde görülen ilginç gelişme yapımcıların soğuk nesnellikten yavaşça
kişisel bakış açısına yönelen filmler yapmalarıdır. Joseph Strick’ın The Savage
Eye (İlkel Göz) filmi bu gelişime bir örnektir. Peter Watkins’in The War Game’i
de Why We Fight ve Victory ‘at Sea’den sonra İngiltere’de şok etkisi yaratan
diğer bir filmdir.
Vietnam’daki kaos, Amerikan
toplumunun bölünmesi, ırkçılık gibi nedenlerden dolayı tarafsızlık ve nesnellik
artık önemini yitirerek kişisel yaklaşımlar ön plana çıktı. Bu gelişmelerden
televizyon yayınları da etkilendi.
1950 ve 1960’larda yer alan
ikinci değişim de hafif film araç-gereçlerinin gelişmesiyle film yapımcısına
sanatsal seçeneklerin verilişiydi. Amerika’da Drew Associates, Kanada’da
Fillgate, Koening, Kroitor ve Fransa’da Jean Rouch, Chris Marker bu değişimden
yararlanan belgesel filmcilerdir.

1960’ların başında bu etkileşim
sonucu ortaya çıkan teknik ile senkronize sesli söyleşiler, taşınabilir el
alıcılarıyla gerçeğin film yapımcısı ve kameramanın karışması olmaksızın
doğrudan kaydı ve film karelerinin hilesiz kurgusu ortaya çıkarak bu teknikler
belgesel filmlerin yanında öykülü filmleri de etkiledi. Televizyon için yapılan
belgesel filmler şu nedenlerle önemlidir:
Televizyon birçok ülkede en büyük ve tek finansördür. Böylelikle sürekli
yapımların desteklenmesi için yeterli sermaye ve yayılım sağlanır.
Televizyon çok büyük bir izleyici potansiyeline sahiptir. Televizyon
önemli toplumsal ve siyasal etkileşimler yaratır.
Kişisel bakış açılarının
doğrudan verilebilmesi ile birlikte televizyon yapımcıları belgesel filmlerin
son şekli üzerinde karar verme ve tasarlama etkisine kavuştular. Bu ise
televizyon belgesel filmlerinin gelişmesinde kilit nokta oldu. Belirttiğimiz
türdeki yapımcı ve programların en önemlileri: ABC televizyonunun 1960-1963
yılları arasında John Secondary tarafından yapılan Close Up, Secondary ve Helen
John Rogers tarafından 1963-1964’te yapılan The Saga of Western Man (Batılı Adam
Efsanesi) dizileri, CBS televizyonunun 1953-1955 yılları arasında Edward F.
Nurrow ve Fred W. Friendly’nin See It Now, Fred W. Friendly’nin 1953-1969’da CBS
Reports, Burton Benjamin’in 1958-1963’te The Twentieth Century (Yirminci Yüzyıl)
dizileri, NBC televizyonunun 1952-1953 yılları arasında Henry Salamon tarafından
yapılan Victory at Sea (Denizde Zafer), Salamon ve Donald B. Hyatt’ın
1955-1963’te Project XX, Hyatt’ın 1961-1962 arasındaki The World of Series,
Irving Gitlin’in 1962-1964’teki White Paper dizileridir.
Televizyonun kendine özgü
belgesel film teknikleri vardır. Televizyon programlarında çalışan görevliler
daha az sayıda ve değişen türdendir. Daha kullanılabilir olan bu küçük
topluluklar yönetmen, kameraman ve sesçiden oluşur.
Televizyon belgesellerinde doğal
sese önem verilerek çekimler sesli yapılır. Röportajlarda da spontane, doğal
diyaloglara yer verilir.
Wolverton’a göre 60’lı yılların
sonları ve 70’lerin başındaki toplumsal hareketler ile 70’lerin ortasındaki
ulusal ve yerel politik skandaller belgesel film yapımlarını arttırdı.
70’li yılların sonu ve 80’li
yılların başındaki en başarılı belgeselleri üreten CBS ve National Geographic’in
mesajları belgesel filmcinin muhabir ve şair karışımı olduğunu iletir.

Lumiereler’in ilk sinematograf
gösteriminden yaklaşık on yıl sonra Fransa’nın her şehrinde ve dünyanın hemen
hemen her bölgesindeki çok sayıdaki insana ulaşan sinema bu arada aydın kesimin
de ilgisini çekti. Sinemanın gerçek değerinin farkına varan aydınların kurduğu
Lafitte Kardeşler adlı ortaklık ünlü yazarlara senaryolara ısmarlayıp Sarah
Bernhardt gibi zamanın ünlü tiyatro oyuncularını filmlerde oynatmaya karar
verdiler. Saint-Saens gibi ünlü müzikçilere filmleri için özgün müzik besteleten
bu ortaklık sinemada sanat filmi akımını başlattı. Bu akım kısa sürede Fransa
dışında diğer ülkelerde de yayılarak sinemanın diğer sanat dallarıyla da ilişki
kurmasını sağladı.
Başlangıçtaki işlev ve yapısına
bakıldığında sinema teknolojisi, basına oranla tüketime daha elverişli ve ileti
aktarmak açısından daha etkili görünmektedir.
Bir kopyanın düşük maliyeti ve bir gösterim yerinde
koltuk ücreti karşılığında yığınlara
sürekli gösterilme olanağı, ayrıca görsel iletinin gerçeklik etkisi
sinemayı çekici bir yatırım yapmaktadır.
Ancak hemen sonra bulunan radyo ve televizyon teknolojileri, tüketim
toplumunun toplumsal ve ekonomik koşullarına çok daha uygun gelişince, sinema
teknolojisi, Mc Luhan’ın özlü bir biçimde belirlediği gibi eskimekte ve bir
sanata dönüşmektedir.
Yeni bir teknoloji olayı olarak
ortaya çıkan sinemanın zamanla bu özelliğini kaybederek, bir sanat konumuna
gelmesinde sanat filmi akımı nedenlerden biri olmuştur. Diğer bir önemli neden
ise bu kez televizyonun yeni bir teknoloji olayı olarak ortaya çıkmasıyla sinema
teknolojisinin eskimesi ve bir sanata dönüşmesidir.
Sinemanın ilk yıllarında haber
vermek ve gerçekleri yansıtmak özelliğini sürdüren belgesel film, sinemanın bir
sanat konumuna gelişi ve öykülü sinemanın önem kazanması sonucu yorum ve
araştırmaya yönelmiştir.
Başlangıçta bir olayı yansıtmak,
bir haber vermek işlevine sahip olan belgesel filmlerin ve haber filmlerin ağır
bastığı sinema bu işlevini radyo ve televizyona bırakacak ve yapımcıların büyük
kar amacına yönelik, stüdyo-gösterim salonu-dağıtım şirketlerinden oluşan bir
film sanayiine ve buna “sanatsal” katkılarda bulunan senaryo yazarlarından,
yönetmenlerden, oyunculardan oluşan bir sanat dalına dönüşecektir.
Böylece anlatım sorunlarına, kurgulamaya ilişkin kuramsal tartışmalar bir
yana bırakılsa bile, bir yığınsal iletim aracı olarak sinema gerçeklerin dışına
taşınmakta ve bu açıdan radyo ve özellikle televizyon teknolojisinin daha sonra
kazanacağı işlevlerin öncüsü olmaktadır.

Ancak televizyon; belgesel
filmin derinliğine araştırma ve yorum niteliğini olumsuz yönde etkilemiştir.
Eğlendirme öğesine diğer öğelerden daha çok önem veren televizyonun bir de
programlar için ayırdığı kısıtlı süreleri içinde derinmemesine araştırma
yapılmasının olanaksızlaşması, toplumsal ve sosyal içerikli yapımlara yer
vermeyişi yüzünden yorumun yapılmaması sonucunda televizyon için yapılan
belgesel filmler gitgide belgesel tanımından, yani gerçeğin olduğu gibi
yansıtılması, haber verilmesi, araştırmacılığa yönelik oluşu gibi öğelerden
uzaklaşarak, daha çok eğlence ağırlıklı belgesellere, dramatik belgesellere
yönelir. Böylece belgeseller televizyonun etkisiyle temel amaçlarından olan
gerçeğin yansıtılmasından uzaklaşırlar.
Belgesel filmin gelişiminden
etkili olan nedenlerden biri de ses bandının kullanımıdır. Başlangıçta gerçeğin
olduğu gibi sesli şeklinde kullanıldığı ses bandı zamanla filme istenildiği
yorumu katma amacına hizmet ederek gerçeklerden uzaklaşır ve belirli bir
yönlendirme ve bakış açısının kabul ettirilmesi için kullanılır.
Ses bandının bu doğrultuda
kullanımı sonucu izleyicinin kafasında oluşturulan gerçekler, gerçeklerden uzak
olup kendisine inanmaya hazır izleyiciyi yanlış yönlendirmektedir. Özellikle
dramatik belgesel filmlerde kullanılan bu yöntem belgesel filmin gerçeği
yansıtma özelliğini ortadan kaldırarak çoğunluk öykülü filmler gibi
davranmaktadır. Oysa ilk belgesellerde ses öğesi gerçek sesin izleyiciye gerçek
görüntü ile birlikte verilmesi amacını güdüyordu.
Ayrıca televizyonun belgesel
filmler üzerinde yayın kuruluşlarının politikaları aracıyla da önemli bir etkisi
söz konusudur.
Bilgi ve haber vermek, eğitmek,
eğlendirmek amacını güden kamu hizmeti modelini taşıyan televizyon yayın sistem
ve kuruluşları buna bağlı olarak yayın akışları içinde belgesel türüne ağırlık
ve önem vermektedir.
“Mc Luhan der ki, aslolan
reklamlardır ticari televizyonlarda.
Programlar reklamların arasındaki boşlukları doldurmak için
gerçekleştirilir. Çok doğru.
Şimdi böyle olunca belgeseli kapitalist toplumlardaki ticari
televizyonlar sualtı belgeselleri, böcekler, balıklar, hayvanlar alemi vs. gibi
sınırlamışlar. Rengarenk bir dünya,
doğa. Düşündüren, insanları sarsan,
ya ne oluyor dedirten belgesellere orada rastlayamazsınız.”
Tecimsel modelin içinde yer alan
televizyon yayın sistem ve kurumları kar amacı önde geldiğinden eğlenceye
yönelik programlara daha çok yer vermektedirler. Bu nedenle tecimsel modelin
önemli örneği ABD’de televizyon kuruluşları çok sayıda belgesel film
yapmamaktadır. Eğlendirmenin ön plana çıkması yüzünden toplumsal içerikli
belgesel filmlere rağbet edilmemekte, gezi, doğa belgeselleri ve dramatik
belgesellere yönelinmektedir.
Belgesel filmlerin türleri ve
sayıları yayın kuruluşlarının benimsedikleri modelin kamu hizmeti ya da tecimsel
oluşuna göre değişim gösterir.
Kamu hizmeti modeli içinde yer
alan İngiliz BBC televizyon kurumunun özerk yapısıyla çok sayıda belgesel filmi
toplumsal nitelik taşımaktadır. Bu tecimsel modelin örneği ABD televizyon
kuruluşları ise bu türde belgesel filmleri İngiltere gibi ülkelerden satın
almaktadırlar.
Televizyon, son yıllarda belgesel film yapımları azalmaktaysa da bunlar için bir çıkış noktası olmaya devam etmekte, sınırlı ve belirli bakış açılarına karşın çok sayıda belgesel film değişik konuları keşfetmektedir.
Aynı alanda kablolu televizyonun birçok
kanal seçeneği, videonun da kaset olanakları yaratmasına rağmen televizyon çok
daha geniş izleyici potansiyeline sahip olması ve finansman imkanlarının
genişliğiyle hala belgesel filmler açısından büyük bir motivasyonu elinde
bulundurmaktadır.
TÜRKİYE’DE BELGESEL FİLM
Merkez
Ordu Sinema Dairesi’nin savaş ile ilgili çektiği belgesel filmler,
Müdüfaa-i Milliye Cemiyeti Sinema Kolu’nun Kurtuluş Savaşı ile ilgili filmleri
ile süren belgesel film çalışmaları, 1922 yılından itibaren özel sektörün bu
alana girişi ile devletin tekelinden çıkmıştır. Türkiye’de belgesel çalışmaların
başlangıcını kesin bir tarihe dayandırmak çok güçtür.
Sinematografın Türkiye’ye ilk defa gelişinden sonra 14 Kasım 1914 günü
Ayastefanos’taki Rus anıtının yıkılışının belgelenmesi, ilk belgesel çalışmasına
örnek teşkil edebilir. Bu filmi
çeken Fuat Uzkınay böylelikle ilk
Türk belgesel yönetmeni sayılabilir.
Sinematograf
Türkiye’ye ilk defa 1896 yılında Padişah II. Abdülhamit zamanında sarayda
yapılan bir gösteriyle girmiştir. Daha sonra Lumier Kardeşler’in görevlendirdiği
Weinberg ve Malaton isimli kişiler tarafından özel gösterimler yapılmaya
başlanmıştır. Film makinesinin
kullanılışını Weinberg’den öğrenen Fuat Uzkınay kendisi için bir film makinesi
alarak 1914 ylında Kemal ve Şakir
Kardeşler’le bir sinema salonu açmıştır.
I. Dünya Savaşı’yla birlikte askere alınan Uzkınay, 14
Kasım 1914’te Ruslar
tarafından Yeşilköy’de 1876-1877 Osmanlı Rus Savaşı’nın
sonunda inşa edilen abidenin yıkımını filme almıştır.
Böylelelikle “Ayastefanos’taki Rus Abidesinin Yıkılışı” ilk belgesel Türk
filmidir.
Weinberg’in 1915 yılında Merkez
Ordu Sinema Dairesi’nin başına getirilmesiyle Uzkınay onun yardımcılığını
yaparak Galiçya cephesinde çektiği birçok filmini tamamlamıştır.
Merkez Ordu Sinema Dairesi,
Osmanlı ordusunun çeşitli cephelerdeki çalışmalarını, müttefikler arası
ilişkileri, savaşan ülkenin önemli günlük olaylarını içeren belgesel filmler
hazırladı. Bu belgesel filmlerin
başlıcaları; 1915’te Çanakkale Savaşları’nı yansıtan Anafartalar Muharebesinde
İtilaf Ordularının Püskürtülmesi, Galiçya Harekatı, Galiçya’da 19. Süvari
Müfrezesi, 1926’da Çanakkale Muharebeleri, Irak Cephesi komutanlığını yaparken
tifüsten ölen Von der Goltz’un cenaze töreninden görüntüler veren Von der Goltz
Paşa’nın Cenaze Merasimi, Kut-ül Amare Savaşı’nda tutsak alınan İngiliz generali
Townshend ile Hintli tutsakları gösteren General Townshend, General Townshend
ile Hintli Üsera, 1917’de Alman İmparatoru Karl’ın Türkiye’ye yaptıkları
gezileri yansıtan Alman İmparatoru’nun Askeri Müzeyi Ziyareti, 1918’de savaşın
son yıllarında ölüm, cenaze ve biat törenlerini gösteren Abdülhamit’in Cenaze
Merasimi, Sultan Reşat’ın Cenaze Merasimi, Vahdettin’in Biat Töreni ve
Vahdettin’in Kılıç Alayı filmleridir.
1918 yılına gelindiğinde Merkez
Ordu Sinema Dairesi’nin yanında Müdüfa-i Milliye Cemiyeti adıyla yarı askeri bir
sinema kurumu kurulmuştu. Ancak
İstanbul’un işgali dolayısıyla sinema araçlarına işgal makamlarınca el
konulmasını önlemek için bu iki kurumun sinema araç ve gereçleri Malul Gaziler
Cemiyeti’ne getirildi. Bu cemiyetin
sinemacılık kolunu üstlenen Uzkınay, gerek görüntü yönetmeni, gerekse belgesel
film yönetmeni olarak düşmana karşı ilk direnişleri filme çekmeye başladı.
Bunların arasında İzmir’in Yunanlılarca
işgaline karşı İstanbul’da düzenlenen protesto mitingleri, Atatürk’ün
Samsun’a ayak bastığı gün İstanbul’da Fatih’te düzenlenen miting görüntülerini
içeren Fatih’te İzmir İçin Miting ve 23 Mayıs’taki Sultan Ahmet Mitingi’ni
anlatan Sultan Ahmet’te İzmir İçin Miting sayılabilir.
1922 yılında Kurtuluş Savaşı’nın
son yıllarında Kurulan Ordu Film Alma Dairesi tarafından kaçan düşman ordusunun
yol boyunca oluşturduğu yıkımları, vahşeti saptayan İstiklal veya İzmir Zaferi
adıyla Kurtuluş Savaşı’na ilişkin görüntülerin sonradan kurgulanmasıyla elde
edilen uzun bir belgesel film çalışması yapıldı.
1923 yılında Fuat Uzkınay
Ordunun İstanbul’a Girişi adıyla bir belgesel film yapmıştır.
1922 yılında ilk özel sinema
ortaklığı olarak Seden Kardeşler tarafından kurulan Kemal Film, Fuat Uzkınay’la
beraber 1923 yılında Kurtuluş Savaşı’na ilişkin belgesel filmleri kurgulayarak
Zafer Yolları isimli bir belgesel
film yapmışlardır.
Ordu Film Alma Dairesi’nin de kuruluşu ile Cumhuriyete kadar savaş
belgeselleri ve törenleri konu alan belgeseller yapan ülkemiz filmcileri
Cumhuriyetten sonra da Kurtuluş Savaşı ile ilgili filmler yapmaya devam
etmişlerdir.
Cumhuriyetle birlikte film
çalışmalarının gelişeceği beklenmekteyse de durum böyle olmamıştır.
Cumhuriyetin ilanından II. Dünya Savaşı’na kadar olan dönemde öykülü
filmler özellikle 1933 yılından sonra çok sayıda çevrilmesine rağmen belgesel
nitelikli film sayısında beklenen gelişme gerçekleşmemiştir.
1922 yılında çekilen İstiklal
filminin yeniden kurgulanması ve parçaların eklenmesiyle oluşan üç bölümlük bir
dizi derleme film 1933 yılında gerçekleştirildi.
1936’da Atatürk’ün de büyük ilgi ve etkisiyle on iki bölüme çıkarılan bu
belgesel film dizisi Atatürk’ün ölümüyle birlikte cenaze töreninin de
eklenmesiyle on üç bölümlük bir dizi özelliğine ulaşmıştır.
1924 yılında Kemal Film’in
kapanmasıyla bir süre boşlukta kalan özel sinema 1928’de
İpek Film’in kurulmasıyla yeniden canlanma dönemine girmiştir.
İpek film tarafından yapılan, o
dönemde belgesel amaçla çekilmeyen ancak günümüzde taşıdığı özellikler nedeniyle
bu tür içinde sayabileceğimiz filmler arasında 1933 tarihli Hazım Körmükçü’nün
oynattığı Karagöz’ün baştan sona çekimlerini içeren Yeni Karagöz adlı filmi ve
Nazım Hikmet Ran’ın aynı tarihte çevirdiği Düğün Gecesi (Kanlı Nigar) filmini
sayabiliriz. Düğün Gecesi filminide
Nazım Hikmet; Kavuklu Ali, Naşit Özcan, Fahri Gülünç, Zenne Nejdet İnce gibi
ortaoyununun ustalarını bir araya getirerek yok olmaya başlamış geleneksel bir
gösteri sanatını konu alması açısından bu filmi belgesel nitelik ve değer
kazanmıştır.
1934 yılında da Nazım Hikmet Ran İpek Film adına İstanbul Senfonusu ve
Bursa Senfonusu isimleriyle iki kent belgesel filmi yapmıştır.
1934 yılında belgesel film açısından ülkemizde ortaya konan en önemli
yapıt Basın Yayın ve Turizm Genel Müdürlüğü’nün iki Rus yönetmeni, Serge
Yutkeviç ili Lev Oscarovich Arnstam’a yaptırdığı Türkiye’nin Kalbi Ankara adlı
filmdir. Cumhuriyetin onuncu
yıldönümü nedeniyle hazırlanan bu filmde Türk devrimi kapsamında Ankara’nın yeri
ve önemi vurgulanmakta, geçen on yıl içinde varılan aşamalar sergilenmekteydi.
Bu filmden sonra bir özel şirket olan Ha-Ka Film, ünlü Rus derleme film
yönetmeni Ester Schub’u Türkiye’ye getirerek Kemal Necati Çakuş ile birlikte
İstanbul, Ankara ve İzmire’de çekilen sahnelere eski belgesel filmlerin de
eklenip kurgu aracılığıyla düzenlenmesiyle 1937 yılında Türk İnkılabı’nda
Terakki Hamleleri adlı bir belgesel yaptı.
Türkiye’nin Meşrutiyetten Cumhuriyete kadar geçirdiği başlıca dönemleri,
I. Dünya Savaşı’nı, mütareke yıllarını, Kurtuluş Savaşı’nı, Cumhuriyetin
kuruluşunu ve diğer gelişmeleri eski belgesel filmlerden derleyerek anlatan bu
film, bu konuda hazırlanan en kayda değer, derli toplu kurgu filmidir.
1941 yılında da o zamanki adıyla
Matbuat Umum Müdürlüğü olan Basın Yayın ve Turizm Genel Müdürlüğü kurulmuş ve
bayram törenleri, Cumhurbaşkanı ve Başbakanın gezileri ve diğer güncel olaylar
belge niteliğinde çekilmiştir.
Türkiye’deki belgesel
çalışmaları II. Dünya Savaşı’na kadar, dünyadaki belgesel gelişmelerinin çok
uzağında kalarak devam etmiştir.
1956 yılında kurulan İstanbul
Üniversitesi Film Merkezi Türkiye’deki belgesel film çalışmalarına güç veren
önemli belgesel filmler gerçekleştirmiştir.
1956 yılında Sabahattin Eyüboğlu
ve Mazhar Şevket İpşiroğlu tarafından İstanbul Üniversitesi adına yapılan Hitit
Güneşi adlı belgesel film, Anadolu’daki Hitit uygarlığını tanıtan önemli bir
belgesel filmdir. Berlin Film
Festivali’ne belgesel film dalında katılan film ikincilik ödülü Gümüş Ayı’yı
kazanarak Türk belgesel filmciliğine uluslar arası boyutu açmıştır.
1957 yılında Metin Erksan Ordu
Foto Film Merkezi’nin sağladığı olanaklarla haber film havasında
Dünya Havacıları Türkiye’de isimli bir belgesel çalışması yapmıştır.
Ordu Foto Film Merkezi1960
yılında haber ve propaganda yönü ağır basan Demokrat Parti yöneticilerinin
yaşamlarının ve duruşmalarının anlatıldığı Düşükler Yassıada’da belgesel filmini
hazırlamıştır.
1963 yılında Eczacıbaşı firması,
Sabahattin Eyüboğlu ve Şakir Eczacıbaşı yönetiminde Yaşamak İçin ve Pierro Biro
yönetiminde tarihsel ve turistik yönleriyle Anadolu’yu tanıtan Göreme belgesel
filmini yapmıştır. Aynı yıl İstanbul Üniversitesi de Aktamar adı ile Aktamar
Tapınağı’nın ve çeşitli ilgili kültürlerin anlatıldığı ve yönetmenliğini Mazhar
Şevket İpşiroğlu ve Adnan Benk’in gerçekleştirdiği bir film yapmıştır.
Adnan Benk’in İstanbul
Üniversitesi Film Merkezi adına çektiği Ben Asitavandas adlı belgesel film ise
Adan Karatepe Açık Hava Müzesi’nde bulunan Aslantar Kalesi kalıntılarını konu
alan bir yapımdır. Bu yapım
İtalya’da Padua Film Şenliği’nde Sanat Filmleri dalında ikincilik ödülü
kazanmıştır. Aynı yıl Süha Arın Bir
Gazetenin Hikayesi isimli bir belgesel film yapmıştır.
1968 yılında bir başka özel
kuruluş olan Yapı Kredi Bankası belgesel film
yapımına girişmiş ve Ebru filmini gerçekleştirmiştir.
Bu film de 1968 Milano Fuarı’nda turistik belgesel film dalında başarı
ödülü kazanmıştır.
1968 yılındaki sinema
hareketleri içerisinde Genç Sinema Hareketi’nden de bahsetmek gerekir. 60’ların
sonu, 70’lerin Sinematek ve 80’lerin Auteurlar hareketi olarak
niteleyebileceğimiz sinema hareketinin özünü oluşturur.
Boğaziçi Üniversitesi’nde (o zamanki Robert Kolej) düzenlenen Hisar Film
Yarışması ile filizlenen bu hareket, Enis Rıza, Ahmet Soner, Veysel Atayman gibi
sinemacı gençlerin çekebildiği birkaç filmle kimlik buldu.
Aynı zamanda hareket, Görüntü adlı yayın organıyla fikirlerini açıklama
imkanı buluyordu. Daha sonra bu
hareketi Onat Kutlar’ın adeta her şeyi olduğu, Türkiye’ye film kültürünü hediye
eden sinematek sürdürdü. 70’lerin
sonunda iyice politize ve dolayısıyla da dejenere olan kuruluş, yerini 80’lerin
Yılmaz Güney ekolünden gelen, sinema kariyerine sosyalist-gerçekçi filmler
yaparak başlayan ve 80’lerin ortalarından itibaren auteurlaşan Ömer Kavur, Erden
Kıral, Ali Özgentürk gibi yönetmenlere bıraktı.
1968 yılında kurulan
televizyonun da etkisiyle belgeseller konusunda çalışmaların artmasına rağmen
günümüze kadar gelinen bu dönemde Türk belgesellerinin dünyadaki gelişmelerin
çok uzağında kaldığını ve kendine özgü bir çalışma yöntemi bulamadığını
gözlemlemekteyiz. Ülkemizde sinema sektörünün yapısının da etkili olduğu bu geri
kalmışlık devletin ve televizyonun finans sağlamasından ve destekleyici
çabalarından da payını alamamıştır.
Belgesel filmin Türkiye’deki
gelişimini engelleyen nedenler şöyle sıralanabilir:
-II. Dünya Savaşı’yla birlikte,
savaşa giren ülkelerin ürettiği savaş belgesellerinin olumlu etkisinin
Türkiye’nin savaş girmemesi nedeniyle görülmemesi,
-Türkiye’de belgesel filmden
öykülü filme geçiş geleneğinin olmaması, genç yönetmenlerin doğrudan öykülü
filme yönelmesi,
-Ülkemize sinemanın gelişinin
oldukça gecikmiş olması ve dünyadaki gelişmelerin ticari amaçlarla sadece öykülü
filmlere yansımış olması,
-Ülkemize sinemanın girmesinden
sonra da, çok önemli siyasal ve toplumsal dönemlerin yabancılar tarafından filme
alınması, uzun bir süre sinemanın gösterim aracı olarak kalması,
-Ülkemizde televizyon
yayınlarının başlamasıyla birlikte, belgesel filmler için olumlu bir ortam
yaratılmışken, devletin tekelindeki televizyon yayınlarında sanat yönü ağır
basan ve tanıtım amaçlı belgesellerin yanında toplumsal içerikli belgesellere
yer verilmemesi,
-Türkiye’nin tüketici toplum
yapısına sahip oluşu, sinemanın dışa bağımlı oluşu ve dünyada ticari amaçlı
sinema ağırlığında toplumsal ve sosyal içerikli belgesellerin üretilmemesidir.
Simten Gündeş Öngören’in bir
yıllık TRT yayınları üzerinde yaptığı araştırması sonucu genel yayın toplamı
içinde belgesel film yayınlarının % 5.34 oranında olduğunu, bu oranın da %
71.28’inin yabancı belgesel filmler tarafından oluşturulduğunu, % 28.72 olan
yerli belgesel oranını ağırlığının tanıtım, gezi ve araştırma belgesellerinde
olduğu saptanmıştır.
Belgeselin gerçeklerin
izleyicilere yansıtma amacı ile çelişen, toplumsal ve sosyal içerikli
belgesellere; amacı eğitim ve kültür ağırlıklı olan bir televizyon kanalında,
yer verilmemesi düşündürücü bir durumdur.
Gelecekte, Türkiye’de belgesel
filmlerin gelişmesi televizyonun yapısıyla ilgili de bir durumdur.
Ticari amaçlı, ya da özel televizyona geçişle Amerika Birleşik Devletleri
örneğinde olduğu gibi belgesellerde belgesel-dramaya dönüş ve sayıca azalma
görülmektedir. Ancak kamusal
yönetim ağırlık kazanırsa daha fazla tür ve sayıca artış belgesel filmlerde
görülebilecek bir gelişmedir.
Kamusal yönetim etkisindeki televizyonun, belgesel yapımcılarına finans
sağlayarak gelişmeye katkıları söz konusu olabilir. Akla gelen diğer bir
olasılık, Türk sinemasının içinde bulunduğu dışa bağımlılık ve parasal zorluklar
nedeniyle ülkemizdeki zengin, sosyal ve toplumsal potansiyelin, belgesel filmler
aracılığıyla değerlendirilmesidir.
Belgesel filmlerin öykülü filmlere bakarak daha az masraflı oluşu bu öneriyi
güçlendiren bir etkendir.