Ana Sayfa
Medya Haberleri

Group box BELGESEL YAPIMCILIĞI / YÖNETMENLİĞİ / KAMERA / KURGU / MONTAJ / SUNUCULUK / SESLENDİRME / SENARYO  / ÇİZGİFİLM / 3D ANİMASYON / FOTOĞRAFÇILIK / TV PROGRAM YAPIMCILIĞI 
KURSLARIMIZA KATILMAK / ÇALIŞMALAR İÇERİSİNDE BULUNMAK İÇİN:

TOPLUMSAL FACİA “MEDYA”

 

Türk töresinin örf, adet ve geleneksel saygınlığını uzun zamandır kaybetmiş, yerini ahlaksızlık, gayrimeşru ilişkiler almaktadır.

Sinema, tiyatro, televizyon yaşantımızın bir parçası haline gelmiştir.Öyle ki, sinemalarda duygusal, aksiyon filmleri ayda bir defada olsa, insanları dinlendirip sosyal etkinlik oluşumudur. Tiyatro, sanat etkinliklerinin en önde geleni, perde açıldığından itibaren seyirciyle birebir canlı olarak oynanan yazılan senaryoların insanları güldürdüğü gibi düşündürdüğü hallerde olmuştur.

Beyaz cam, hayatımızı bir anda değiştirip, dostluklar, arkadaşlıklar ve aile ortamını geri planda bırakıp yaşantımızın vazgeçilmezlerinden olmuştur. Dost sohbetlerinde (Misafirlik) oturumlarında sohbetin yerini televizyonlardaki eğlence, talk showlar, yerlidiziler, kadın programları almış sohbetlerin toplam bir saati geçmemektedir. Hal böyle olunca gerek aile içindeki yaşantı, gerekse misafirlik adabı ortadan kalkmıştır.

 

KİM BUNLAR

Sabah programlarında televizyonlarımızda onlarca kanal olmasına rağmen seviyesi, kültürsüz ve hiçbir eğitimi olmayan medya maymunluğu ve kısa yoldan şöhrete ulaşmak isteyen bir takım sözüm ona programcı ve konuklar ahlak dışı edepsizlik adına ne varsa Türk Milletinin gözünün içine baka baka kendilerini sergilemekten utanmıyorlar.

Hangi kanala zapting yapsak medya maymunları kanalları parsellemiş gibi; Türkiye’nin sanki bütün sorunları giderilmiş, yoksulluğun, işsizliğin, ekonominin güllük gülistanlık olmuş hali gibi televizyonlarda bu tür programların yapılması çok güzel bir şey gibi sergilenmektedir.

Bir Atasözü ‘’Al birini, vur ötekine’’ hangi kanalı açsanız, bir başka ahlak dışı programlarla karşılaşıyorsunuz. Örneklerini çoğaltarak televizyon programlarında çoğaltarak Avrupa’da yayınlanan ahlak dışı yapımları halkımıza empoze ederek manevi değerlerimizi hiçe sayıp bir takım misyonerlerin ayak oyunlarını para kazanmak amacıyla medya patronlarının iç güdülerini tatmin etmek amacıyla belli formatları kültürümüze yansıtarak gayri meşru ilişkileri meşrulaştırıp Türk halkına yaygınlaştırmaya çalışıyorlar.

Bu tür olayların insan psikolojisini ne kadar etkilediğini düşünmeden yayına veren yöneticiler eleştirilmelidir.

Halk arasında şöyle bir söz var:’’Beğenmiyorsan izleme, başka bir kanalı zaptingle’’ Fakat çoklu kanal olmasına rağmen Televizyon programlarının bütünü format olarak aynı. Çünkü Türkiye’ de Medya Patronu oldun mu Kanalların hepsi senindir. O halde geriye tek bir seçenek kalıyor televizyonlarımızı kendi isteğimizle kapatmak.

Türkiye gündemini bu kadar meşkül eden bu şarlatanlar kimdir? .Misyonları nelerdir? Kimler adına neyi yaymak istiyorlar? Kariyerleri akademi boyutları kültür bilgisi aile terbiyeleri topluma bakış acıları nelerdir?

 

 

TOPLUMA MAL OLMUŞ SANATÇI

Sanat ve sanatçı sesiyle, sahnede icra ettiği oyunlarıyla sanatını içtenlikle üzerine yazılan senaryoyu kendisi gibi oynayan ve sonunda başarı elde edip ayakta alkışlanan ve yaşantısıyla toplumun her kemsine örnek davranış gösteren kişidir.

Çocukluk dönemlerimizde TRT Sanatçılarının bugün halâ aklımızdan çıkmayan Türk Halk ve Türk Sanat Musikisi duayenleri Türkü babaları ve onların söyledikleri bugün bile dilimizden düşürmediğimiz unutulmaz eserleri ile gönüllere taht kurmuşlardır…

 

Fakat, gün geçmiyor ki Fabrika üretimi gibi sanatçı patlaması hergün ayrı bir yüz hiçbir anlamı olmayan üç-beş kelimeyi bir araya getirip kişilikleri henüz oturmamış sanatcı bozuntuları megastar olma yolundadırlar.

Piyasada şebeklikleriyle isim yapmaya çalışan bu tür insanlar yine televizyonlarda Pop star, Alaturka gibi yarışmalardan çıkarılmaya çalışılıyor.

Sanatçı topluma yaşantılarıyla örnek insanlardır.Yeri geldiğinde ‘’Bizler topluma mal olmuş örnek insanlarız’’ demeleriyle kendilerini savunmaya çalışırlar.

Peki O halde Türk toplumunun örf ve adetlerinde olmayan sıradışı yaşantıları mı örnek olacaklar? (Örneğin evlilik gibi kutsal bir görevi gayrimeşru ilişkilerle birçok sanatçının dillere destan aşklarıyla gündeme gelip bugün evlenip bir-iki ay hatta bugün evlenip bir hafta sonra boşanan sayısızca sanatçı yapmış oldukları ahlaksız işlerini imza altına alıp meşrulaştırmaya mı çalışıyorlar?

Gençlerimize gayrimeşru ilişkilerini kendilerinin dahi nefret ettikleri şatafatlı yaşantılarını iyi bir şeymiş gibi empoze etmeye çalışıyorlar.

Özellikle yaşantılarıyla ön planda olan mankenler ve belirli kişiler bu işin kompetanı haline getirmiş kısa vadeli ilişkilerini evlilik adı altında resmiyete dökerek insanları aldatma yolunu tercih etmişlerdir…

Evlilik bu kadar ucuz olmasa gerek…

 

Televizyonların insan üzerindeki psikoloji etkileri Yerli yabancı diziler talk Showlar komedi türü adında Türkçe’yi katleden diziler

 

 

YANIBAŞINIZDAKİ SİNSİ TEHLİKE: DEJENERASYON

 

 

    Dejenerasyon Toplum Hayatını Nasıl Tahrip Ediyor?

 

insanlara bencil, acımasız, çıkarcı, hilekar, dolandırıcı, yalancı olmak üstü kapalı bir biçimde sözde sempatik gösterilir. Bu gizli mesajların  etkisinde kalan toplumlarda kötü ahlak özellikleri giderek yaygınlaşır. Dejenerasyon olarak da isimlendirebileceğimiz bu ahlaki bozulmanın toplumsal ve kişisel yaşamlara doğrudan ve dolaylı etkileri ise son derece yıkıcı olmaktadır.

 

    Yaşadığımız dünyada küçük ya da büyük her toplumun barış ve huzurunu tehdit eden önemli bir sorun vardır: AHLAKİ DEJENERASYON... Bir başka deyişle, insanların iyi, doğru, dürüst, bağışlayıcı, adaletli, merhametli, namuslu olmak gibi ahlaki erdemleri terk etmeleri, "ahlak dışı" olmayı kendilerine bir tür yaşam felsefesi haline getirmeleri. Bunun sonucu olarak ise günahta sınır tanımama, saldırganlık, manevi çöküntü, ahlaki değerlerin yitirilmesi, fuhuşun, sapkın cinsel ilişkilerin, uyuşturucu kullanımının, kumarın kısacası her türlü ahlaksızlığın toplum genelinde yayılması.

Dünyayı bu çözülmemiş sorunları ile kabullenmek, yaşanan olumsuzluklara seyirci kalmak veya tüm bu sorunların çözüldüğü bir ortamı uzak ve erişilmez gibi görmek büyük bir hata olur.

 

 

Ahlaki Dejenerasyon Nasıl Ortaya Çıkıyor?

 

    Ahlaki dejenerasyon çoğu kişi tarafından, toplumun içinde bulunduğu kötü koşulların sonucunda ortaya çıkan kaçınılmaz bir olgu olarak kabullenilmektedir. Bu kabul, doğruluk payı içermekle birlikte, dejenerasyonun nedenleri ve çözümleri ile ilgili net bir çözüm ortaya koyamamaktadır. Çünkü bu yaklaşımla çok önemli bir gerçek göz ardı edilmekte, toplumsal çöküntü kendi kendine ortaya çıkan bir durum gibi düşünülmektedir. Oysa, dünyanın pek çok ülkesinde yaşanan ahlaki dejenerasyon, son derece kapsamlı ve girift ilişkilerle kurulmuş, karanlık bağlarla birbirine bağlanmış büyük bir "sosyal sınıf" tarafından bilinçli bir biçimde desteklenmekte ve yönlendirilmektedir. Tüm propaganda araçlarını yoğun biçimde kullanan bu sınıf, özellikle din ahlakının yaşanmadığı, manevi değerlerin zayıf olduğu toplumlarda etkin olmakta ve hatta devlet kadrolarına dahi sızabilmektedir.

 

    Bugün dünya geneline bakıldığında, bu dejenere yapının bilinçli bir biçimde ayakta tutulduğu açıkça görülebilir. Kimi gazeteler ve televizyonlar tarafından çoğu zaman ahlaksızlıkların modernlik ve çağdaşlık adı altında savunuluyor olmasının, ahlaksızlıkları ile ünlü kişilerin herşeye rağmen isimlerinin gündemde tutulmasının, onlara karşı gizli bir hayranlık oluşturulmaya çalışılmasının nedeni de ahlaksızlığın söz konusu sınıfın önemli gelir kaynaklarından birisi olmasıdır.

 

   

   

    İnsanlar Nasıl Aldatılıyor?

 

    Dikkat edilirse, günümüzde ahlaksızlık propagandasının en önemli sloganlarından bazıları, "modernlik", "çağdaşlık", "cesurluk" ve "özgürlük"tür. Kuşkusuz modern bir dünya görüşüne sahip olmak, çağın gelişmelerini yakından takip etmek, yeniliğe açık olmak güzel özelliklerdir. Ancak buradaki amaç, her türlü ahlaksızlık ve sapıklığı bu süslü telkinlerin ardında, insanlara olağanmış gibi sunmaktadır.    Bu nedenle başta gençler olmak üzere bazı insanlar, farkında olmadan yoğun telkinler altında, ahlaksızlığın aslında sözde çağdaşlığın bir gereği olduğu yanılgısına kapılır. Dünyanın pek çok yerinde bazı televizyonlarda ve kimi magazin dergilerinde sergilenen ahlaksızlıklar, bugün artık evlilik dışı ilişkilerin, fuhuşla geçimini sağlamanın, homoseksüelliğin, kumarbazlığın, yolsuzluğun, israfın son derece yaygın olduğunu göstermekte ve daha da önemlisi bu haber ve görüntülerle halkın bilinçli olmayan kesimleri de benzer bir yaşama özendirilmektedir.

 

   

DEJENERASYON NEREDE VE NASIL ETKİLİYOR?

 

    Aşağıda toplumsal yaşamın çeşitli alanlarında yaşanan dejenerasyona dair çeşitli örneklere dikkat çekilecektir. Söz konusu örnekler aslında tüm insanların bildikleri ve şahit oldukları konulardır. Her gün benzer olayları televizyonlarda görür, gazetelerde okur, çevrenizden duyar veya bizzat kendiniz şahit olursunuz. Ancak ahlaki dejenerasyonunun ne kadar ileri bir boyutta yaşandığının açık birer delili olan bu sorunlar dahi zamanla insanların sıradan olaylar gibi algılamaya başladıkları, sıkça meydana gelmelerinden dolayı doğal karşılayabildikleri olaylar haline gelmektedir. Bununla beraber sorunların varlığını kabul eden insanların büyük bir çoğunluğu ise bu sorunların hiçbirini çözme sorumluluğunu üzerine almaz, hatta üzerinde düşünme ihtiyacı bile hissetmez. Bir kısım insan ise bu sorunları sık sık gündeme getirir, hatta üzerinde düşünür ve bu sorunlardan dolayı sıkıntı duyar. Ancak bu insanların duydukları sıkıntı da geçici bir süreyle sınırlı kalmakta, hemen sonrasında kendi hayatlarına kaldıkları yerden devam etmektedirler. Oysa ki dejenerasyonun etkileri her insanın hayatını birebir etkileyecek kadar derin ve geniş çaplıdır. Dikkat edilecek olursa, toplumsal hayatta ortaya çıkan hemen hemen tüm olumsuzlukların dejenerasyon kökenli sorunlar olduğu anlaşılacaktır. Bugün "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" gibi çarpık bir mantıkla hareket edenler, yarın kendi başlarına gelebilecek, iş, aile ve sosyal hayatlarında zor durumda kalabilecekleri muhtemel olaylarda tepkisizliklerine ve duyarsızlıklarına pişman olabilirler. Ancak, tabi ki bu durum karşısında sorumluluk hissi, ileride kendi başına da geleceğini düşünerek, şahsi bir menfaat için değil, ahlaka uygun olan davranış olduğu için yerine getirilmelidir.

   

   

 

    Yazılı ve Görsel Yayınlardaki Bozulma

     Yazılı ve görsel yayınlar bir toplumun üyelerinin eğitilmesi, onlarda doğru mesajların ulaştırılması açısından en büyük önemi taşıyan kültürel araçlardandır. Amacına uygun olarak kullanıldığında çok güzel sonuçlar elde edilebilecekken günümüzde dünya genelinde bu araçların kullanıma ilişkin olarak ortaya çıkan istatistikler çoğunlukla farklı bir tablo ortaya koymaktadır. Dünyanın çeşitli ülkelerinde örneğini gördüğümüz bazı televizyon programlarında ve magazin dergilerinde, her türlü ahlaksızlık sergilenmekte, yolsuzluk yapanlar, homoseksüeller, fuhuşla geçimini sağlayanlar, kumarbazlar, kısaca ahlaki değerlerden uzak birtakım insanlar sözde "özenilecek kimseler"miş gibi lanse edilmekte ve yaşadıkları karanlık hayat da çok cazipmiş gibi anlatılmaktadır. Söz konusu kimselerin yaptıkları ahlaksızlıklar bazı çevreler tarafından sözde "cesurluk, medeniyet ve modernlik" olarak adlandırılmaktadır. Ayrıca reklam, sinema, edebiyat, mizah gibi kültürel araçlarda, bu temalar ısrarla ve hep aynı mesajlarla işlenmekte, toplumlar ahlakın insanlara öğrettiği gerçekleri ve değerleri göz ardı etmeye, buna karşılık ahlaksızlığa özendirilmektedir. Bu konuya ilişkin bazı örnekler şu şekildedir:

    Ahlaksızlığın özendirildiği programlar: günümüzde artık evlilik dışı ilişkilerin, israfın son derece yaygın olduğunu göstermekte ve daha da kötüsü bu haber ve görüntülerle halkın bilinçli olmayan kesimleri de benzer bir yaşama özendirilmektedir. Bilinçsiz bazı insanlar bu kişileri kendilerine örnek alıp, onların giyimlerinden mimiklerine, hayat felsefelerinden konuşma üsluplarına kadar her şeylerini taklit etmektedirler. Halbuki özendikleri kişilerin büyük bir bölümü örnek alınacak bir şahsiyete ve ahlaka sahip olmayan insanlardır. 

    Ruh sağlığı için zararlı programlar: Dünya genelinde yayınlanan bazı canlışov programlarında şiddet ve kavga görüntülerinin dozajıgittikçe artmaktadır. Konuyla ilgili olarak görüşlerine başvurulan psikologların tümü bu tür program ve yarışmaların, hem katılımcı hem de izleyiciler açısından son derece sakıncalı olduğunu, ruh dengesini bozduğunu, onları suç işleme, intihar etme gibi fiillere eğilimli hale getirdiğini ifade etmektedirler. Nitekim pek çok ülkede söz konusu yarışmaların meşhur ettiği kimi insanların yarışmalardan sonra büyük bir boşluğa düştükleri, isimlerinin çeşitli ahlaksızlıklara karıştığı ve genel olarak ruh hallerinin bozulduğu gözlemlenmektedir.

 

 

    Yanlış mesajlar içeren dizi filmler: Dünya genelinde gittikçe yaygınlaşan, içinde gizli ve olumsuz mesajlar taşıyan bazı diziler, çeşitli ülkelerin çoğu zaman dejenere olmuş kültürünü yansıtmakta ve pek çok insanı kolayca etkisi altına alabilmektedir. Özellikle yurt dışında örneklerine sıkça rastlanan bu tip dizilerin büyük çoğunluğunda dizideki aktörlerin kişilikleri, yaşam tarzları din ahlakına uygun olmayan özellikler taşıyabilmektedir. Ancak bu karakterlerin ahlak dışı davranışları çeşitli telkinlerle sözde masum, zararsız fiiller gibi gösterilmekte ve bu mesajlar insanların bilinçaltına onlar farkına varamadan ustaca yerleştirilmektedir.

Öte yandan kanun dışı hayat şeklini öven, gerilimi, kavgayı, hatta silahlı çatışmaları makul gibi gösteren dizi ve filmler de aynı şekilde olumsuz etki oluşturan programlardır.

    Ahlak dışı film senaryoları: Gerek televizyon ekranlarında gerekse sinemalarda gösterilen filmlerin son dönemlerdeki senaryolarında da oldukça büyük bir bozulma ve farklı konulardaki propagandalar dikkat çekmektedir. çıkarcı, bencil, maddiyatçı karakterlerin ön plana çıktığı ve cinsel sapkınlıkların olağanmış gibi gösterildiği senaryolar, film endüstrisinde gün geçtikçe daha da yaygınlaşmakta ve milyonlarca insanın izlediği filmlere dönüştürülmektedir. Bu filmlerin bir amaca yönelik ve propaganda aracı olarak kullanıldığı ise açıktır.

 

Ahlaksızlığın yaygınlaşması,  tüm toplumu içine  alan bir çürümeye  neden olur. Bu çürüme   er veya geç herkese zarar verebilir.Böyle bir tehlikeye karşı ise el birliği ile fikri mücadele edilmesi gerekir.

 

Çocukların Eğitimine Yansıyan Olumsuzluklar

     Kültürel ve bedensel olarak eğitilebilecekleri en verimli dönemlerinde çocuklar, yukarıda zararlı yönlerini incelediğimiz kültürel araçların birtakım olumsuz etkileriyle bir yandan yanlış, lüzumsuz ve tehlikeli fikirlerin saldırısına uğramakta, diğer yandan da hiç görmemeleri gereken şiddet ve gayri ahlaki görüntülerle -çoğu zaman anne ve babalarının bilgisi ve kontrolü dışında- karşı karşıya kalabilmektedirler. Oysa ki çocukluk yılları insanların şahsiyetlerinin büyük ölçüde şekillendiği zamanlardır ve bu süreç boyunca iyi, güzel ve doğru olan özelliklere yönlendirildikleri takdirde ileride hem kendilerine hem de içinde yaşadıkları topluma son derece faydalı birer birey haline gelmeleri imkan dahilindedir.

 

 

   

 

    Toplumların Milli Kültürlerindeki Yozlaşma

     Bir toplumun kendine özgü kültürü o toplumu birarada ve ayakta tutan, güçlü kılan en önemli unsurlardandır. Milli kültürün en önemli öğeleri ise dil, din, tarih gibi ortak değerlerdir. Dejenerasyonun büyük tahribat meydana getirdiği alanlardan biri de toplumların milli kültürleri olmaktadır. Dejenerasyonun teorisyenleri bilinçli bir politikayla dejenere bir kültür anlayışını toplumlara aşılamaya çalışmakta, böylelikle toplumlara kendi kültürlerini unutturmayı hedeflemektedirler.

    Bu noktada, sapkın kültürlerin sürekli propagandasının yapılması da sıkça başvurulan yöntemlerdendir. çeşitli batıl inanışlar ve tuhaf uygulamalarıyla isimleri sıkça basında yer alan sapkın tarikatlar bilinçli olarak insanlara çekici ve süslü sunulmaya çalışılmaktadır.

   

Ahlaki dejenerasyonun aile hayatına olumsuz etkilerine en önemli örneklerden biri, son yıllarda dünya genelinde evlilik dışı ilişkilerin yaygınlaşmış oluşudur. Bir başka önemli örnek ise boşanma olaylarının artışıdır. Bunun yanı sıra özellikle bazı yabancı ülkelerde aile bireyleri arasındaki ilişkilerde de açıkça farkedilen bir tahribatın yaşandığı görülmektedir.

 

EKONOMİK ALANDA  DEJENERASYON

     Tüm insanlar rüşvetin, tefeciliğin, vergi kaçırmanın, hırsızlık, dolandırıcılık ve sahtekarlığın birer ahlaksızlık olduğunu bilir. Ancak yine de ekonomik hayatta sıkça bu tür çirkinliklere rastlanıyor olması dejenerasyonun kişiler üzerindeki tehlikeli etkisini gözler önüne sermektedir. Böylelikle insanlar içinde bulundukları şart ve imkanları öne sürerek söz konusu ahlaksızlıkları hayatta kalmanın ve yaşamanın bir zorunluluğu, ekonomik yaşamın sözde gerçekleri olarak algılayabilmektedirler.

 

    SOSYAL ALANDA DEJENERASYON

 

    Kadınlara Bakış Açısındaki Yanlışlar

 

    Medya telkinlerinde kadın yalnızca bir meta olarak sunulmaktadır. Yanlış ve sapkın telkinler neticesinde toplumda kadına değer vermeyen, saygı göstermeyen bir bakış açısı hakim kılınmaktadır.

 

 

   

 

    Uyuşturucunun Yaygınlaşması

     Yapılan araştırmalar son on yıl içinde özellikle gençler arasında uyuşturucu kullanımının daha da yaygınlaştığını, uyuşturucuya başlama yaşının ise ortaokul çağına kadar düştüğünü göstermektedir.

 

    Aile Hayatına Olumsuz Etkileri

     Ahlaki dejenerasyonun aile hayatına olumsuz etkilerine en önemli örneklerden biri, son yıllarda dünya genelinde evlilik dışı ilişkilerin yaygınlaşmış oluşudur. Bir başka önemli örnek ise boşanma olaylarının artışıdır. Bunun yanı sıra özellikle bazı yabancı ülkelerde aile bireyleri arasındaki ilişkilerde de açıkça farkedilen bir tahribatın yaşandığı görülmektedir. Anne ve babasına karşı -çevresinden aldığı olumsuz telkinlerin neticesinde- gereken saygı ve hürmeti göstermeyen çocuklar dejenerasyonun en açık örneklerinden biridir. Çocuklar ebeveynlerine karşı agresif, ters cevaplar veren, kolayca yalan söyleyen, kendi zevklerine ve isteklerine ulaşmada ailesini yalnızca bir araç gibi gören yanlış bir zihniyet taşıyabilmektedir. Öte yandan eşlerin birbirini aldatmalarının zamanımızın sözde bir gerçeği olduğu telkini bazı diziler, filmler, yazılar ve anketlerde sıkça yer almaktadır. Ailevi değerlerdeki dejenerasyonun bir başka boyutu ise eşler arasında başgösteren sorunlar nedeniyle aile içi şiddetin yaygınlaşmasıdır. Aile içi şiddetin uç biçimi ise cinayet ve intiharlardır.

    Sosyal alana ilişkin diğer bazı dejenerasyon örnekleri ise fuhuşun yaygınlaşması, eşcinselliğin özendirilmesi ve artış göstermesi, adalet, hakkaniyet, vefa, sabır, tevazu, fedakarlık, iffet gibi güzel ahlak özelliklerinin toplum genelinde zayıflayarak kin, haset, öfke, kibir, gıybet, karamsarlık gibi çirkin özelliklerin yerleşmesi, kişisel menfaatlerin mesleki sorumlulukların önüne geçmesi gibi konulardır.

 

SİYASİ ALANDA DEJENERASYON

     Baskı, terör, çatışmalar, çıkar amaçlı iç savaşlar, adalet mekanizmasının gereği gibi işlememesi, şiddet, saldırganlık, yolsuzluklar, devletin malının israfa kaçan kullanımı, siyasi skandallar... Tüm bu maddeler siyasi alanda dejenerasyonun kapsamı içine girer. Pek çok ülkede bu tip olaylarla karşılaşmak mümkündür. Yaptığı yolsuzluklar deşifre olduğu için istifa eden görevlilerin, suistimallerin, piyasayı yönlendirerek kişisel çıkar sağlayanların dünyada yüzlerce örneği vardır. Amaç, sadece makam elde etmek, bu makamı her şart ve durumda korumak, mümkünse daha üst makamlara çıkmak olduğunda hedefe ulaşmak için yapılan her türlü sahtekarlık, ahlaksızlık adeta makul karşılanır hale gelmektedir.

     

    SONUÇ

 

    Ahlaksızlığın yaygınlaşması, tüm toplumu içine alan bir çürümeye neden olur. Bu çürüme er veya geç herkese zarar verebilir. Hatta siz de farkında olmadan yukarıda anlatılan dejenerasyonun farklı bir yüzü ile belki iş yerinizde belki yakın çevrenizde karşılaşmış olabilirsiniz. Kimi zaman insanların etraflarında güvenebilecekleri çok fazla kimsenin olmaması, kendilerine karşılıksız yardım edecek birini bulamamaları, sokakta kendilerini emniyette hissedememeleri, karşı karşıya kaldıkları bir haksızlıkta adaletin gereği gibi tecelli edeceğinden endişe etmeleri dejenerasyonun ne denli bir tehlike olduğunun günlük hayatta karşılaşılan somut örneklerindendir, Böyle bir tehlikeye karşı ise el birliği ile fikri mücadele edilmesi gerekir. Elbette ki tüm bu olumsuzlukların sona ermesi, herkesin ortak temennisidir.

   

 

net dünyasında bu konuda büyük bir kampanya başlatalım.. başbakanlık, rtük ve televizyonları mail yağmuruna tutalım..

 

sesimizi, bu görüntülerden artık kusma seviyesine geldiğimizi belki bir yerlere duyurabiliriz.. taş attık da kolumuz mu yoruldu misali..

 

ne dersiniz ahlak dışı yayınlarla savaşa var mısınız???

 

tv lere yazmak için zamanı olmayanlar ,başbakanlığa özellikle mutlaka yollayalım,

bimer@basbakanlik.gov.tr

 

bu da rtük'e atmak için;

 

http://www.rtuk.org.tr/sayfalar/GorusOneri.aspx

 

 

(yayıntarihi ve saatini boş geçebiliriz..)

 

başbakanlık ve rtük'e mesaj:

 

konu:ahlak dışı yayınlara izin vermeyin artık!!

 

tv'lerdeki maneviyatımıza uymayan görüntülere artık tahammülümüz kalmadı..kadınlara giydirilen aşırı açık kıyafetler ve yatak odasına has görüntüler halkın midesini bulandırıyor.

.seyretmiyoruz ,seyredilmemesi ve seyrettirilmemesini istiyoruz.. çünkü bu halkın içinde yaşıyoruz..bu milletin ahlağının bozulması hepimizi etkiler.. o yüzden karşı çıkıyoruz.. artık ağırlığınızı koymanızı istiyoruz.. maneviyatımızın göz göre göre çökmesine izin vermeyin artık!!!..


TELEVİZYONU KONTROL ALTINA ALIN!

Araştırmalara göre, sekiz yaşın altındaki çocuklar televizyonun etkisi nedeniyle gerçek ile kurguyu birbirinden ayıramıyorlar. Ve her gün televizyon karşısında kendilerince “gerçek şiddet”i, “gerçek cinselliği” seyredip öğreniyorlar. Kuşkusuz, bu etkiler televizyonun tamamen kötü olduğu, kökünün kazınması gerektiği anlamına gelmiyor. Buradaki sorun, televizyonun ölçüsüz izlenmesidir. Çözüm de doğru bir ölçü belirleyip hayata geçirebilmektir. Ölçüsüzce tükettiğimiz ve acımasızca tükendiğimiz televizyon karşısında, hiç olmazsa çocuklarımız adına, neler yapabiliriz?

1. Öncelikle televizyon konusunda çocuğu doğrudan karşınıza almayın. Televizyonun çocuğun dünyasında çok cezbedici bir eğlence olduğu gerçeğini görün ve kabul edin. Özellikle yasaklamanız bu cazibeyi daha da arttıracaktır, unutmayın.

2. Kendinize bir bakın. Televizyon sizin dünyanızda nerede? Büyük ihtimalle televizyon evinizin en çok kullanılan odasındadır. Eğer bu tahmin doğruysa, televizyonunuz yine büyük bir ihtimalle odanın en merkezî yerinde olmalı! Bütün koltukların yüzünün döndüğü yönde! Sizin için bu kadar önemli ve merkezî bir konumda olan televizyonu çocuğunuzun bir kenara atmasını beklemek çok da gerçekçi olmasa gerek. Unutmayın ki, çocuğunuz sizin televizyona atfettiğiniz önemi de algılar. Evin en merkezî odasının en hâkim konumundaki televizyonun çocuğunuza söylediği şey şudur: Televizyon vazgeçilmezdir! O halde televizyonu, hayatınızın kenarına bir yere çekmeye ne dersiniz?

3. Siz televizyonu merkezî konumundan edebilirseniz, şimdi çocuğunuza televizyon seyretme konusunda bir ölçü teklif edebilir konuma gelmişsiniz, demektir. Bu noktada çocuğunuza bir “televizyon bütçesi” yapmasını önerin; günde kaç saat, haftada kaç gün televizyon seyredebileceği konusunda ortak bir anlaşma yapın -tabii, seyrettiklerinin içeriğini onaylamak kaydıyla.

4. Televizyon kapatmayı öğretin. Televizyonu neden kapattığınızı, neden her programı seyretmediğinizi ve seyretmesini istemediğinizi açıklayın. Gerekirse tartışın. Çocukları baştan kendi yanınıza alın. Bu konuda belirleyici ve zorlayıcı olmak yerine, liderlik rolünü üstlenin.

5. Çocuğunuz yatak odasına televizyon koymayın, koymuşsanız da alın. Böylesi “özel seyretme alanları” televizyon ya da video oyunu seyretme ihtimalini iki kat arttırır. Televizyonu ev için gizli olarak seyredilebilecek bir yerde değil, ancak ortak seyredilebilecek ama merkezî olmayan bir mekânda tutun.

6. Çocuklara ödül ya da ayrıcalık olarak televizyon seyretmeyi vaat etmeyin. Daha ilginç ödüller bulabilirsiniz. En iyi ödül, ona yakınlık göstermeniz ya da onunla birlikte geçirebileceğiniz bir meşguliyet önermenizdir.

7. Çocuklarınıza televizyon seyretme zamanı kazandıracak fırsatlar da tanıyabilirsiniz. Kendilerinin bir seçimde bulunmalarını sağlayarak, ödevini erken ve doğru bitirmesi halinde artan vaktini televizyona ayırabileceğini söyleyebilirsiniz. Böylece kendisine bir seçim imkânı sağlamış; yasaklamayı hissettirmemiş olursunuz.

8. Televizyon seyretmekten vazgeçtiği zaman ya da televizyon seyretmek yerine daha yapıcı bir işe yöneldiği zaman, onlara iltifatta bulunun. Çocuğunuzu televizyondan uzaklaştırmanın yolu, her zaman yapılageldiği gibi televizyon seyrederken otoriter uyarılarda bulunmak değil, televizyon seyretmediği zamanlar iltifatlarda bulunarak ödüllendirmektir. “Televizyonu kapatıp ödevine başlaman beni çok mutlu etti!” gibi bir cümle, “Ödevini yapmadığın halde niye televizyon seyrediyorsun!” gibi cümlelerden daha yapıcı ve etkileyicidir.

9. Daha iyi bir rol modeli olun. Anne baba olarak televizyon seyretmek yerine, okumak, bir hobi ile uğraşmak veya kendi aranızda sohbet etmek gibi aktiviteler yapın.

10. Çocuğunuzla birlikte televizyon seyredin. Bu sayede neyi seyredeceklerine karar verirsiniz. Ayrıca, reklamlar gibi çocuğu tüketime yöneltici yayınların içeriğini de beraberce tartışabilirsiniz. Onların şiddet ya da cinsellik gibi yayınların etkilerine doğrudan maruz kalmasını beklemek yerine, önceden hareket ederek, mesela bir tabancayla vurulmanın ne demek olduğunu, vurulan insanın ailesinin neler hissedebileceğini anlatabilirsiniz. Onları ölçülü olarak olan bitenle yüzleştirebilir ve böylece bir tür bağışıklık sağlayabilirsiniz.

11. Eğitim programlarını tercih edin. Televizyonların “prime-time” dedikleri saatler eğlenceye ayrılmıştır. Kendinize ve çocuğunuza prime-time’ın dışında özel seyir saatleri oluşturun, böylece hem daha kaliteli programlar seyretmiş olursunuz hem de daha az reklam iletisine maruz kalırsınız.

12. Çocuklarınızı komşu çocukları ile, okul arkadaşları ya da arkadaşlarınızın çocukları ile sık sık bir araya getirin. Komşuluğun yozlaştığı, dostluğun köreldiği bir zamanda onlara komşuluk, dostluk ve arkadaşlık adına güzel şeyler yapabileceklerini hissettirin. Onla televizyon dışında gözle görülür, elle tutulur başka eğlence türlerinin de olduğunu hatırlatın.

13. Çocuğunuzun televizyon programcısı siz olun. Onunla çok sevdiği bir programın benzerini yapmaya çalışın. Sunuculuk yapın ya da çocuğunuzun sunucu olmasına izin verin. Evdekilerden kendinize seyirci bulun. Bunun belki daha sahici, belki daha başarılı ve kesinlikle reklamsız program olduğu görüp sevebilir. Bunu yaparken televizyona rakip değil, alternatif olmayı deneyin.

14. Televizyonu bir “çocuk bakıcısı” gibi kullanmayın. Yapabileceğiniz en kötü şey budur. Ayak altından uzak olsun, sesi çıkmasın, ağlamasın diye çocuğunuzu televizyonun karşısına koymayın. Çocuğunuzun televizyon seyretme davranışının da sorumlusu sizsiniz. Bununla birlikte, zaman zaman bazı rutin meşguliyetlerinizi çocuğun televizyon seyretme saatlerine denk getirebilirsiniz.


TELEVİZYONDA ŞİDDET

    Kitle iletişimi alanındaki toplumsal araştırmalarda üzerinde ısrarla durulan ve belki de en az açıklığın sağlandığı konu değişik araçların etkileridir. Birçok ülkede kitle iletişim araçları izlenirken sarfedilen zaman ve bu araçların üretim ve dağıtımı için ayrılan kaynakların miktarı düşünüldüğünde, böyle bir sorgulamanın nedeni yeterince anlaşılabilir. Bir yanıt oluşturmak için çok şey yazılmış ve epeyce araştırma yapılmışsa da konunun hem kitle iletişim araçlarının genel önemi, hem de özelde kitle iletişiminin belirli düzeylerinin olası etlileri açısından yine de tartışmalı olduğu kabul edilmelidir. Bu konuda bitmeyen zorluklardan birisi araçların etkilerini araştıranlarla kitle, kitle iletişim araçları üreticileri ve alanda kamu politikalarını oluşturanlar arasındaki iletişim eksikliğinden kaynaklandığından tartışma kaçınılmaz olarak kullanılan terimlere bazı açıklıklar getirilmesiyle başlamalıdır.

    Belki de her şeyden önce belirtilmesi gereken, din, hukuk, eğitim gibi kitle ile ya da belirli kitlelerle iletişimde bulunan ve amaçları kadar etkileri açısından da sorgulanabilecek benzeri kitleler için böyle bir soru çok nadiren yöneltilmiş olduğundan kitle iletişim araçları konusunda da etkilerin sorgulanmasının haksızlık olacağıdır. Kitle iletişim araçları içerikleri ve örgütleniş biçimleriyle çok çeşitlilikler gösterir ve toplum üzerinde etkili  olabilecek geniş bir alandaki faaliyetleri kapsarlar. Sorunun sadece daha haklı kılınması için değil, anlamlı hale getirilmesi için de belirli nitelik ve özelliklerden söz etmemiz gerekiyor (Korkmaz, Kaya, 1983, 45).

    İngiltere’de Halloran, Televizyon araştırma Komitesinin ilk raporunda, Klapper gibi, “etki” araştırmalarının genel bir değerlendirmesini yapmıştır. Klapper’in bulgularını kanıtlayan Halloran “sosyolojik” yaklaşımın yeni yönelim olduğunu ve olması gerektiğini ortaya atmıştır. McQuail bu yeni dönemi etki sorusunun tekrar açılması olarak belirler. Halloran ve McQuail aynı çevrenin aydınlarıdır ve görüşleri birbirinin tamamlayıcısıdır. “Yeni Dönemi” McQuail, etki sorusunun yeniden açılması olarak alır. Bu yeniden açılma görüşü, Klapper’in ulaştığı az etki sonucuna bir tepkidir. Bu yeni dönemde, McQuail gibiler kitle iletişim araçlarının etkisi soruşturmasını sürdürürken, Halloran gibiler dikkatlerini kitle iletişim araçlarının toplumsal kurum ve kitle iletişiminin toplumsal süreç olarak incelendiği bir sosyolojik yaklaşımın gelişmesine ve geliştirilmesine çevirirler.

    McQuail’e göre, kitle iletişim araştırmaları, 1960’larda iletilerin kişilerde doğrudan etkisiyle ilgili eski modellerden, toplumsal sisteme ve uzun dönemdeki sosyokültürel kurumlara ve davranışlara etkisini incelemeye yöneldi. Çalkantılı 60’larda, Amerikalı ve Avrupalı araştırmacılar güçlü kitle iletişim araçlarının sözde tehlikeli olmayan etkilerini daha derinden soruşturmaya ve iletileri yönetici sınıfların sömürücü ideolojileri olarak yorumlamaya başladılar. Bu araştırmacılara göre, iletişim ve kitle iletişim araçları örgütlenme kalıpları herhangi bir toplumsal yapının doğasında bulunur ve değişim basitçe iletiyi değiştirmekle değil, toplumsal gücün daha eşitçi dağılımı ile gerçekleştirilebilir.

    McQuail’e göre, iletişim araçları içerik ve örgütlenme bakımından çok çeşitlidir ve topluma etkide bulunabilecek çeşitli etkinlikleri içerir. McQuail ilk olarak etki ile etkililik ayrımı yapar: Etki, kitle iletişim araçlarının işleyişlerinin doğuracağı sonuçları, etkililik ise, belli amaçları elde etme kapasitesini gösterir. McQuail’in üzerinde durduğu ikinci nokta, zamanla ilgilidir. Geçmişle mi, yoksa geleceğe yönelik kestirimlerle mi ilgileniyoruz? Geçmişle ilgileniyorsak kesin olmamız gerekir. Gelecekle ilgili isek, bu çoğu kez şu anda ne olduğunu ve sonuçlarının neler olabileceğinin kestirilmesini gerektirdiğinden kaçınılmaz olarak bazı belirsizlikler olacaktır. Üçüncü olarak, ister birey, grup, kurum ister bütün toplum ya da kültür düzeyinde olsun, etkilerin hangi düzeyde oluştuğu konusunda açıklığa sahip olmamız gerekir. Bunların her biri veya hepsi herhangi bir yolla kitle iletişiminden etkilenebilir. Düzeyi anlamlı bir biçimde gösterebilmek için üzerinde etkide bulunabilecek olguları belirlememiz gerekir.                                                                                                                                                               

Bazı olguları özellikle bireysel olabildikleri gibi, kurumların ve toplumların ortak ifadesi olabilecek görüş ve inançları çeşitli düzeylerde inceleyebiliriz. Diğer yandan kurumların işleyişleri çerçevesinde kitle iletişim araçlarının etkilerini incelemek için farklı rol sahibi kişiler arasındaki ilişkileri ve bu rollerin yapı ve içeriklerini de gözönüne almak gerekir. Kitle iletişim araçlarının sadece bireysel siyasi görüşleri değil, yürütülüş ve başlıca etkinliklerinin düzenleme biçimlerini de etkilemesinin olası olduğu siyaset alanı iyi bir örnek oluşturmaktadır. Etki düzeyinin farklı oluşuyla zaman aralıklarının değişik olması arasında bağlantı olduğu da açıktır. Kültür ve toplumda değişmeler ortaya çıkışları yavaş, kesin bilinmeleri ve kökenlerinin ortaya çıkarılması öyle kolay olmayan, büyük olasılıkla devam edecek değişmelerdir. Bireyleri etkileyen değişikliklerin ortaya  çıkışları çabuk,  gösterilmeleri ve bir kaynakla ilişkilendirilmeleri göreli olarak kolay, önem ve başarılarının değerlendirilmeleri ise daha az kolaydır. bütün bu nedenlerle kitle iletişim araçlarının etkilerine ilişkin daha geniş ve anlamlı soruların çatışan yorumlara en fazla konu olduğu ve elimizdeki en kesin bilgilerin önemsiz görülüp genelleme için bir temel oluşturmadığı suçlamasına açık bir görüntüyle karşılaşmaktayız. Çözümleme düzeyi ne olursa olsun, bir dizi başka belirlemenin önceden bunlara eklenmesi yararlı olabilecektir. Kitle iletişim araçları bir şeyi değiştiriyor, bir şeyleri önlüyor, bir şeyleri kolaylaştırıyor, güçlendiriyor ya da doğruluyor mu? Sorulacak böyle bir sorunun önemi açıktır. Ancak tartışmanın başında bir noktanın vurgulanmasında da yarar vardır: “Hiç değişiklik getirmeyen” etki durumu da tam tersi bir durum kadar anlamlı olabilir ve bazı konularda kitle iletişim araçlarının değişiklik oluşturma, geliştirme yerine onu engellediğine ilişkin fazla kuşku yoktur.

    Kitle iletişimi araştırmalarının doğal bir tarihi vardır. Araçların etkilerinin incelenmesi kamuyu çok yakından ilgilendirmektedir. Bilimsel ölçütlere göre pek ilişkisi olmayan bir çok akımdan da güçlü bir biçimde de etkilenmiştir. Bir yanda suç, şiddet, kültürel ve ahlaki durum, iletişim araçlarının eğitici ya da beyin yıkayıcı gücü gibi kaygı kaynağı başlıca noktalar vardır. Bunların her biri, zaman içinde artan ya da azalan önemlerde etkilere uğramışlardır. Diğer yanda da kullanılan iletişim aracının ya da onun kullanım biçiminin değişmesine neden olan teknoloji ve sosyal davranıştaki değişme olguları bulunmaktadır.

    McQuail’e göre, yeni dönemde kitle iletişiminin etkisi hakkında, özellikle televizyon ve basında, yeni düşünceler ve teni veriler toplanmaktadır. İletişim araçlarının etkisi sorusunun yeniden açılması birkaç temele dayanır: İlk olarak, “etkili olmama” dersi öğrenilmiş, kabul edilmiş ve eski inançların (güçlü etki veya etkisizlik) yerini daha alçakgönüllü  beklentiler almıştır. Az etki umulduğunda yöntemler daha kesin olmak zorundadır. Buna ek olarak toplumsal konum ve izleyicinin önceki tutumlarıyla ilgili değişkenler yeterince ölçülebilir.

    Eskiyi gözden geçirmenin ikinci dayanağı kullanılmış olan  yöntemler ve araştırma modellerinin eleştirisidir. Bu yöntemler ve modeller kişilerde olan kısa dönemli değişmeleri ölçmek ve açıklamak için hazırlanmış, özellikle tutum kavramı üzerinde durulmuştu. Seçenek araştırma yaklaşımları daha uzun zaman dilimini dikkate alabilir, tutumlar ve düşünceler yerine halkın ne bildiğine bakabilir, izleyicilerin kullanış ve güdüleri etki aracı olarak alınabilir, bireysel sorunlar yerine inanç, düşünce ve toplumsal davranış yapılarına bakabilir, etkisi incelenen içeriğe daha çok dikkat edilebilir (McQuail, 1977,  s.73-74).

    Toplumsal gerçekliğin tanımı ve normların oluşumu konusunda süreçler çeşitlidir. Burada esas olarak çok kez rastlantısal, planlanmamış ve alıcı için bilinçsiz, gönderici bakımından ise neredeyse her zaman belirli bir amaca dayanmayan, iletişim araçları yoluyla öğrenme sürecini ele almaktayız. Bu nedenle etkililik kavramının kullanımı, toplumsal gelişmede iletişim araçlarının planlanmış ve bilerek bir rol üstlendiği toplumlar dışında genellikle yerinde olmayacaktır. Olup bitenin başlıca iki yönü vardır. Bir yön iletişim araçlarıyla sunulan toplumsal dünyanın tutarlı bir görüntüsü ve izleyici topluluklarının gerçekliğin sunulan bu biçimini olguların, normların, değerlerin, beklentilerin gerçekliği olarak benimsemesi, bir diğer yönde bireyin davranışlarının ve ben kavramının biçimlenmesinde yeri olan iletişim araçları ile kişinin kendisi arasında sürekli ve selektif bir etkileşim olmasıdır. Toplumsal çevremizi öğrenir ve edindiğimiz bu bilgilere göre davranırız. Daha ayrıntıya girersek, kitle iletişim araçlarının çalışma hayatı, aile yaşamı, siyasal davranış vb. alanlarda bunlara bağlı beklentiler üzerine bir şeyler anlatmasını umduğumuzu söyleyebiliriz. Bunlar ve toplumsal yaşamın başka alanlarda belirli değerlerin seçici olarak güçlendirilmesini bekleriz. Kişilerle, iletişim araçlarının gerçek ya da yapıntılı kişileri arasında bir tür diyalog ve bazı durumlarda bu önemli başkalarının değer ve bakış açılarıyla bir özdeşleşme bekleyebiliriz.

    Bir çok durumda alternatif bilgilere sahip olunabilmesine veya izleyici topluluğu tarafından bir gerçek payı bırakılması nedeniyle iletişim araçlarının betimlediklerinin olduğu gibi benimsenme olasılığı ya yoktur ya da çok olağan dışıdır. İçerikte yer alan bilgiyi etkinin kanıtı olarak görmemeliyiz. İkisi arasında yakın bir bağıntı yoktur ve bu bazı çalışmalarda gösterilmektedir. Bağlantıların yitirildiği bir toplumda kitle iletişim araçları toplumsal anlaşmanın gerçekte ne olduğu ve sapmanın niteliği konularında bilginin asıl kaynağıdır. İletişim araçları moral panikleri kolaylaştırmakta, günah keçilerini belirlemekte ve böylece toplumsal denetimin sağlanmasında yol gösterici olmaktadırlar.

    İletişim araçlarının gerçeğin izlenimlerini oluşturma ve toplumsal normları tanımlamada etkili oldukları ya da etkisiz kaldıkları koşulları tam belirleyemememiz, eldeki kanıtlar yetersiz olduğundan şaşırtıcı değildir.

    Suç ve şiddet sorunuyla, iletişim araçlarından bireysel olarak edinilen bilgi ve haberlerden ortak tepkilerin oluştuğu panik durumuyla ilgili etkiler esas olarak elektronik araçlarla enformasyonun çok hızlı (bazen neredeyse olayla aynı anda) iletilebilmesi ve bunların bireylere aniden ulaşması sonucunda ortaya çıkmaktadır. Kaynak ile aracı arasında aracısız bağlantı kurulabilmesi olasılığı ve ortaya çıkan tepkinin göreli olarak kurumsal bir denetim altında olmayışı bu konuda önemli bir etkendir. Bu, yığın toplumu kuramcıları ve ortak davranışı inceleyen ideal kitle iletişimi tipi olarak önerdikleri olasılıktır. Sosyologların genellikle toplum ve grupça uygulanan kontrolün egemen olduğunu vurgulamalarına karşın, doğrudan denetlenmemiş tepkilerin olması da elbette mümkündür. İntihar ve suç olaylarının taklit edildiğini gösteren çok sayıda örnek olay vardır. Bu ayrıca iletişim araçlarının yasa tanımayış ve karışıklıklarda mutlaka bir katkısının bulunduğu yolundaki görüşleri de beslemektedir. Genellikle deney yöntemi kullanan klinik psikologlarının ve sosyal psikologların çalışmalarında iletişim araçlarına doğrudan tepki gösterilmesi konusu çok sayıda araştırmada ele alınmıştır. Sonuçlar şaşırtıcı ve çelişkilidir (Alemdar- Kaya, 1983, s.69).

    Yapılan bir çalışmada, Kanada’da filmlerin kadınlara karşı şiddet kullanma eğilimini nasıl etkilediği araştırıldı. Denek olarak kolej öğrencileri kullanıldı. Öğrenciler, sanki bir sinema okulunda ders yapacaklarmışcasına şiddet öğeleriyle ve ırza geçme sahneleriyle dolu filmlere yollandılar. Sonra aynı kolejin psikoloji sınıfında çocuklara bir test yapıldı. Teste sokulan öğrencilerin büyük bir çoğunluğu filmleri izlemiş olanlardı. Kendilerine kadınlara karşı şiddet kullanmak, kadınların ırzına geçmek ya da bir kadının ırzına geçilmesinden ne kadar zevk duyacağını düşündükleri soruldu. Söz konusu filmleri ve gösterileri izleyen öğrencilerin çoğunda, bir kadının ırzına geçmek istek ve düşüncesinin arttığı, buna karşılık bunları izlememiş olanların durumunda bir değişiklik olmadığı belirlendi (Kitle İletişim Araçları ve Şiddet, 1986,  s.18-19).

    Geçen yüzyılda gelişen, yüzyılımızda patlayan ki olgusu önceleri bu araçların üstün güç ve etkilere sahip olduklarının düşünülmesine yol açmıştır; hatta Balle’ın deyişiyle, bunların “mutlak güce” sahip oldukları düşünülmüştür (Alemdar-Kaya, 1983, s.6). Kısaca kitle iletişim araçları bireylere istenileni kabul ettirip yaptıran, toplumsal yaşamı belirleyen, yönlendiren etkiye sahip araçlar olarak görülmekteydi. Bu görüşler bilimsel araştırmalardan değil, kitle iletişim olgusunun çok hızlı geliştiğinin görülmesinden ve bunun yarattığı heyecandan kaynaklanmaktaydı. Bireysel tutum ve davranışları temel alan “etkililik” araştırmalarının neden olduğu bu sorunun, kitle iletişim araçlarının yol açtıkları toplumsal sonuçlar anlamında “etki” araştırmalarıyla aşılacağını düşünenler toplumbilimsel yönelimi benimsediler (Zıllıoğlu, 1991, s.35-57). Daha sonraki yıllarda kitle iletişim araçlarının etkilerinin, daha temel başka öğelere bağlı oldukları ileri sürülmüştür. Bu araçların tutumları, davranışları değiştirmede doğrudan katkısı olmadığı gibi, saldırganlığın ve beğenilmeyen diğer sosyal olguların doğrudan nedeni olmadığı gözlemlenmiştir. Bu nedenle de, kitle iletişim araçlarının etkilerinin görece azımsandığı bir dönemdedir (McQuail, 1983, s.49).

    Son yirmi yıldır ise, kitle iletişiminin, özellikle televizyonun etkileri üzerinde yeni düşünceler ve yaklaşımlar geliştirilmektedir. Bu dönemde kitle iletişim araçlarının etkileri araştırılırken, bunların kullanımındaki amaçlar, bireysel özellikler gibi diğer faktörler de gözönünde bulundurulmaktadır (McQuail, 1983, s.50).

    Bir başka ekol ise hayali kanıtların etkisinin daha çok gerilimleri boşaltıcı işlev gördüğü görüşündedir (Feshbach,1971). Pek çok araştırmada bir sonuca varılamamıştır. Onanmayan davranışlara yol açan doğrudan etkilerin çok seyrek olduğu ya da esasen dengesi yerinde olmayan ve bu yönde eğilimi olan küçük bir azınlıkta görüldüğü yolunda ihtiyatlı bir yaklaşım genel kanı olarak benimsenmiştir. Hem uyarı hem de tepkiyi taklitten öte pek gidemeyen ve bulguları gerçek yaşama kolaylıkla uyarlanamayan deneylerin bilinen bu kusurları yorum yapma  ve  kestirmede  bulunma  sorununu  derinleştirmektedir.  Bu  konularda  kanıtlar    çok 

yetersiz olduğundan suçlu ya da saldırgan birisinin davranışlarda doğrudan tepkileri kolaylaştıran koşullar belirtilemez. En çok iletişim araçlarının kişiler yalnız başlarına iken kullanılmasının çatışma ve uyumsuzluğun diğer koşulları ile birleşerek korku ve endişe yaratabildikleri ya da bunda uyarıcı olduklarını söyleyebiliriz (Alemdar-Kaya, 1983, s.70).

    Her şeyden önce belirli yayın türlerinin diğerlerinden ayrılması son derece zordur, çünkü insanlar çok fazla televizyon seyretmektedirler. Örneğin insanları “Küçük yaşlardan beri çok fazla şiddet içeren yayın seyredenler” ve “böyle yayınları seyretmeyenler” şeklinde gruplara ayırmak kolay değildir. İzleyiciler arasında seyrettikleri program farklılıklarına dayanan ayırımlar yapmak mümkün olsa bile yine de her şey halledilmiş olmayacaktır. Şiddet içeren yayınları seyredenler bunu çok özel sebeplerden dolayı yapıyor olabilirler ve bu özel sebepler onlar için seyrettikleri programlardan çok daha önemli olabilir.

    Örneğin şiddet kullanmaya yatkın bir insan, bunu çocukluğunda yaşadığı bazı olaylardan dolayı yapıyor olabilir, fakat aynı zamanda televizyonda şiddet içeren yayınları da büyük bir zevkle izliyordur. Bu durumda bu kişinin geçmişini iyice araştırmadan televizyon yayınları sayesinde şiddete yöneldiğini öne sürmek, kolayca düşülebilecek bir hata olacaktır. Ayrıca, zaten şiddetten hoşlananların seyretmek için şiddet içeren programlar seçecekleri de açıktır. Eğer yaşamları boyunca televizyonda çok fazla şiddet içeren program seyretmiş kişileri sağlıklı olarak bir gruba ayırmak ve bunların diğer insanlara nazaran şiddete daha yatkın olduklarını ispatlamak mümkün olsaydı bile, bunların birine diğerinin sebep olduğunu iddia etmek mümkün olmayacaktır (Turam, 1994, s.80).

    Bunun bir örneği ABD’de yaşandı: Televizyonda gösterilen bir insanı yakma sahnesi küçük büyük tüm izleyicileri dehşete düşürmüştü. Bu filmin gösterilişinden kısa bir süre sonra , gazeteler, birkaç gencin yolda soydukları bir kadını yakmaya kalkıştıklarını yazdı. Bunun üzerine televizyonun yoldan çıkarıcı etkisi üzerine çok konuşuldu. Televizyondan etkilendiklerini söyleyen bu gençlerin düzensiz ve dağılmış ailelerden gelen başı boş gençler olduğu öğrenilince iş değişti. Televizyonda görülen çalma ve öldürme yöntemlerini denemek herkesin yapabileceği bir iş değildir. Bunu ancak sürekli dövülmüş, itilmiş, evden kaçmış gençler yapabilir. Öfkelerini boşaltmaya ne yoldan olursa olsun fırsat kollayan bu tür gençlerin etkilenmesi hiç kuşkusuz daha kolaydır. Bu nedenle tüm sorumluluğu televizyona yöneltmek yanıltıcıdır. Aile içindeki dengesizliklerden kaynaklanan düşmanca duyguların ve saldırganlığın nedenini televizyonda aramak, gerçeklere göz yummak olur. Örneğin, evde babasının annesini dövdüğüne tanık olan bir çocukta, bu sahnenin yaratacağı korku ve tedirginliği televizyonda izlenen yüzlerce öldürme sahnesi yaratamaz (Kitle İletişim Araçları ve Şiddet,  1986,  s.68).

    Yapılan araştırmalar da göstermiştir ki, çoğu kişinin yaşamlarında gerçek şiddet olaylarına pek tanık olmadıkları anlaşılmaktadır.

    ABD’deki ana televizyon programlarına baktığımızda öç ve nefretin çok sık işlendiğini görürüz. Eline silahı alıp, adaletin olmadığı yerlerde, kötü adamın peşine düşüp, onu öldürmek son derece sık işlenen bir konudur. Genellikle geceleri yayınlanan programlarda polis ya da özel dedektiflerin işkence yapması, Amerikan televizyonları için sıradan bir konudur. Amerikan televizyonunda olduğu gibi Türk televizyonunda gösterilen şiddet sahneleri son derece çarpıtılmış ve adileştirilmiştir. Gerçek yaşamdaki şiddeti yansıtmak açısından son derece gerçek dışıdırlar. İyi insanlar tarafından yapıldığında, şiddetin olumlu ve iyi bir şey olduğunu işlemektedirler. Yanlışları, düzeltici olanaklardan yoksun olunduğu ya da bunların hiç denenmediği ortamlar göz önüne alınmaktadır. Gerçek hayatta, Chicago’daki bir polis görevlisi yirmi yedi yıl boyunca silahını bir kez bile kullanmaz. Oysa, Amerikan televizyonunda, bir polis memuru gerçektekinden 800 kat daha serttir. Her hafta, kötüleri vurmak, tehlikeli durumları çözümlemek için  tabancasını kullandığını görürüz. Televizyonda iyi insanlar hemen hemen asla incinmezler, asla vurulmazlar. Kurşunu yiyenler hep kötülerdir (Kitle İletişim Araçları ve Şiddet,  1986 ,  s.17).

    Görüldüğü gibi sebeplerle sonuçları sağlıklı olarak ayırabilme problemi, çok daha büyük bir soru olan ideoloji sorusunu gündeme getirmektedir. Televizyon yayınları insanların çevrelerindeki dünya hakkındaki fikirlerini etkileyen bir anlamlar sistemidir. Bununla birlikte, hayatımızı etkileyen bir çok anlam sisteminden sadece bir tanesidir. Çocukluktan beri düşünce sistemimizin gelişmesini etkileyen aile, okul, arkadaş grupları, basın gibi daha bir çok anlam sistemi vardır ve bunların her biri çevreyi ve hayatı irdelememizde kendilerine düşen etkiyi yapmaktadırlar. Toplumsal hayatın gereği olan tüm bu anlam sistemlerinin birbirine bağımlı ve karmaşık etkileşimleri, bu ideolojik etkenlerden herhangi birilerinin etkilerinin incelenmesi durumunda diğerlerinin de dikkate alınmasını gerektirmektedir. Bunun yanında, televizyon yayınlarının uzun vadeli etkileri de çok defa göz ardı edilmektedir. Yayınların bazen çok ani kararlara yol açtığı görülebilmekle birlikte, esas ve kalıcı etkilerinin uzun vadede ortaya çıktığını öne sürmek daha doğru olacaktır (Turam, 1994, s.80).

    İletişim araçlarının kimi etkileri üzerinde dururken, belki de “bulaşma” ya da etkinliklerin kendi kendine yayılmasının çeşitli biçimlerine, daha fazla önem verilmelidir. Kargaşa ve şiddet olaylarının yayılması kendilerinden en sık söz edilen durumlardır. Örneğin, Amerikan kentlerinde yaygın şiddet olaylarının ve ayaklanmalarının görüldüğü 1960’ların sonlarında bir olayın televizyonda yer almasının başka yerlerde de benzeri olaylara yol açabileceği ileri sürülmüştü. Bu olasılık üzerine yapılan araştırmalar, soruna bir açıklık getirmemiştir. Önkoşullar uygunsa, iletişim araçlarıyla olayların duyurulmasının toplumda  bazı karışıklıklara neden olabileceği, kimilerinin aklına yatmaktadır. Kargaşanın bu yolla aktarılmakta olduğu varsayımından hareket eden siyasal otoriteler, güçleri yetiyorsa, başkalarını da cesaretlendirebileceğini sandıkları haberleri gizlemeye ya da duyurulmasının ertelenmesine çalışırlar.

     Belirtilenleri bir örnekle açıklamak gerekirse: 6 kasım 1983 gecesi Fransız Televizyonunun Antenne 2 kanalında “Dönüşü Olmayan” isimli ve Ermeni asıllı Serge Avedikian ve Jacques Kebadian isimli iki Fransız tarafından hazırlanmış bir film yayınlandı. İki bölümden oluşan bu filmde birkaç yaşlı Ermeni, 75 yıl önce yani 1915’te başlarına gelenleri anlatarak oldukça kuşku uyandıran ayrıntılara girdiler. O zaman beş yaşlarında oldukları anlaşılan bu iki Ermeni, Türk askerinin acımasız davranışlarına ilişkin anılarını naklettiler. Anıların oldukça çarpıtılmış olması kaygısı, filmin finali yanında bir hiç kaldı. Yaşlı bir Ermeni kadının Türk toplumuna karşı Fransız televizyonundan Türkçe olarak bağıra bağıra ölüm tehditleri yağdırması iyi niyet boyutlarını oldukça aşıyor.

    Oysa televizyon, dikkatlice düzenlenmek koşuluyla şiddetin savunulmasına daha ince, ama dolaylı bir şekilde hizmet etmeye uygun bir yapıya sahiptir (Kitle İletişim Araçları ve Şiddet, 1986, s.37).

    Kurumsallaştırılmış yasakların bulunmadığı alanlarda kitle iletişim araçları yoluyla geniş ölçüde kendiliğinden bir öykünme ve aktarma olgusunun gerçek olduğu konusunda çok az kuşku vardır. Müzik, giyim ve diğer zevklerle ilgili alanlarda bu olgu, her zaman görülmektedir. İletişim araçlarının tüketim isteğini uyardığı, kazanç artırma, satın almaya yönelttiği , insanların yaşam biçimlerini etkilediği, gelişmekte olan ülkelerde değişmenin sağlanmasında belli başlı güç olabileceği gibi bir beklenti de ortaya çıkmıştır. Araştırma bulgularıyla, geniş kapsamlı değerlendirmeler, öykünme ve yayılma sürecinde toplumsal yapı ve kurumlarla ilgili gerçeklerin, gerçeklerinin güçlü bir etken olarak yer aldıklarının anlaşılmasını da sağlamıştır.  Böyle olsa bile bu süreci, hemen yanlış bir kavram olarak kenara atmamalı ya da karşımıza çıktığında önemsiz saymaktan kaçınmalıyız. En azından, amaçları özgürlük olan kadın hareketlerinin, kitle iletişim araçlarında kendileriyle ilgili yayınlara çok şey borçlu olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

      McQuail, başka toplumsal kurumlara yönelik sonuçlar konusunda, gelişen iletişim araçlarının iki şeyi tartışmasız başardıklarını belirtir. Başka etkinliklere ayrılan zamanı ve gösterilen ilgiyi kendilerinde toplamışlar ve “kitle iletişim araçları öncesi” koşullarda elde edilebilecek olandan fazla bilginin , çok sayıda kişiye ulaşmasında kanal olmuşlardır. Bu olgular, özellikle çok ve kapsamlı bilgi iletişimine zaman ayıran ve dikkate gereksinimi olan başka kurumlar açısından da birtakım sonuçlar doğurmuştur. İletişim araçları başka kurumlarla rekabet ederler. Varolan kurumsal amaçlara ulaşmanın yollarını gösterirler. Böylece öteki toplumsal kurumlar kitle iletişim araçlarına uyum sağlamak , tepkide bulunmak ya da onlardan yararlanmak konusunda baskı altında kalmışlardır. Bunu yaparken kendileri de değişmek durumundadırlar. Değişme, hem yavaş gerçekleşen bir süreç, hem de başka toplumsal değişmelerin etkileri de söz konusu olduğundan, kitle iletişim araçlarının özel katkısının ne olduğu açıkça belirlenememektedir.

    Sonuç olarak diyebiliriz ki, televizyon yayınlarının etkilerini incelerken karşılaşılan en önemli zorluklardan biri, yayınların etkilerinin bir bütün olarak incelenememesidir, çünkü aynı program değişik insanlar üzerinde değişik etkiler göstermektedir. Televizyon programları kelime ve resimlerin karmaşık bir bileşimidir. İzleyicilerin bu kelime ve resimlerden çıkaracakları anlamlar, tamamıyla kendi kültür seviyelerine ve dünya görüşlerine bağlıdır, kişiden kişiye değişmektedir. Aynı yayını izleyen farklı dünya görüşlerine sahip izleyiciler,çok farklı anlamlar çıkarmaktadırlar.

    Televizyon yayınlarının yaratacağı etkilerde izleyicilerin de önemli bir rolü olduğunun anlaşılması, araştırmaların izleyicilerin de olayın aktif bir parçası olarak seyrettiklerini kendilerine göre yorumladıklarını kabul etmelerine ve böylece yeni bir yaklaşımın ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu yeni yaklaşım “İşlevsel (Functional)” veya “Kullanım ve Yararlanma ( Uses and Gratifications Approach) yaklaşımı olarak adlandırılmaktadır. Bu yeni ekol “Televizyon insanlara ne yapmaktadır?” sorusundan ziyade “İnsanlar televizyon ile ne yapmaktadırlar?” sorusundan yola çıkmaktadır.

    Böylece televizyonun etkilerinin araştırılmasında dikkatler ekran yerine gereksinimlerini karşılamak için televizyonu kullandığına karar verilen izleyiciye yöneltilmeye başlandı. McQuail, Blumer ve Brown’a göre bu model, “Açık bir sistemde sosyal tecrübelerin doğurduğu gereksinimlerinin bazılarının tatmin edilmesi için kitle iletişim araçlarına yönelinmesine  dayanmaktaydı. İşlevsel yaklaşım hem İngiltere’de hem de Amerika’da çok ilgi gördü. Herşeyden önce izleyiciyi “televizyonun ilettiği mesajların pasif alıcısı” konumundan kurtarmaktaydı ve böylece televizyon izleme olayının çok daha gelişmiş ve karmaşık yöntemlerle incelenebilmesine olanak vermekteydi. Televizyon seyretmek böylece karmaşık ideolojilerin bir kaynaşması haline gelmişti (Turam,  1994,  s.82).

    Kullanımlar ve tatminler yaklaşımı bize çok önemli bir noktayı hatırlatır: insanlar medyayı bir çok farklı amaçlarla kullanırlar. Daha geniş bir kapsamda söylemek gerekirse kitle iletişimi kullanıcısının denetimindedir.  Kullanımlar ve tatminler yaklaşımı önceki araştırmaları egemenliği altına alan pasif izleyici ve ikna üzerindeki vurgulamaya karşı sağlıklı bir panzehir olabilir.

    Bilgi çağına girerken ve medya kullanıcıları hergün daha fazla seçeneklerle karşılaşırken  kullanımlar ve tatminler yaklaşımı kendine yol bulmak için bir şansa sahip olabilir. 108 kanallı kablolu televizyon ile ya da zaman değiştirmeye, arşivlemeye ve tekrarlanan televizyon içeriği izlemeye olanak sağlayan video ile yüzyüze olan medya kullanıcısının birkaç yıl önceki geleneksel medya tüketicisinden çok daha aktif bir hedef kitle üyesi olduğu açıktır. Kullanımlar ve tatminler yaklaşımı gerçekten de yeni medyanın kullanıcılarıyla ilgili söyleyecek şeylere sahiptir. Herşeyden önce kullanımlar ve tatminler yaklaşımı aktif izleyici ile en fazla doğrudan ilgilenmeye yönelen tek kuramsal alandır.