Ana Sayfa
Güncel Medya Haberleri
Group box BELGESEL YAPIMCILIĞI / YÖNETMENLİĞİ / KAMERA / KURGU / MONTAJ / SUNUCULUK / SESLENDİRME / SENARYO  / ÇİZGİFİLM / 3D ANİMASYON / FOTOĞRAFÇILIK / TV PROGRAM YAPIMCILIĞI 
KURSLARIMIZA KATILMAK / ÇALIŞMALAR İÇERİSİNDE BULUNMAK İÇİN:

MEDYA

 

Medya halkın sesi, gözü, kulağı mıdır?

Yoksa toplumdaki güçlü ve baskın grupların sesini duyuran, deyim yerinde ise onların borusunu çalan, bu güçlerin eli-kolu olarak faaliyet gösteren güdümlü araçlar mıdır?

Halkın sesini siyasi elitlere ve karar verme sürecini kontrol altında bulunduran güçlere duyurma işlevini mi yerine getirir?

Yoksa, toplumdaki etkin güçlerin vazgeçilmez ve çok güçlü silahları olarak, toplumun sosyal-ekonomik problemlerini maniple edip, geniş halk kitlelerinin ilgi, dikkat ve enerjilerini başka alanlara kanalize etme görevlerini mi icra ederler?

Kuşkusuz bütün bu ve böylesi türden sorulara farklı insanlar, farklı cevaplar vereceklerdir

Fakat şurası çok açık bir gerçektir ki, medya çok önemli bir toplumsal güçtür. Bunun içindir ki bu gücü kimi zaman iktidarlar kendi lehlerine kullanmak istemiş kimi zaman da kendilerine karşı gördüklerini engellemek istemişlerdir.

Bu da sansür sorununu ve halkın bilgi alma özgürlüğüne müdahaleyi beraberinde getirmiştir Bu hemen hemen bütün ülkelerde karşılaşılan bir sorundur.İkitdarla çeşitli yasalarla bunu yasallaştırma yoluna gitmiştir. Son günlerde ülkemizde de bu sorun gündemdedir. Biz bu sorundan yola çıkarak medya ve iktidar arsındaki ilişkinin nasıl sansür sorununu doğurduğunu ortaya koymaya çalışacağız. Son olarak da kısaca bize yani ülke insanlarının bundan nasıl etkilenebileceğini vermeye çalışacağız.

 

 

MEDYA NEDİR?

Konumuza geçmeden önce medya hakkında yapılmış bazı tanımlara yer vermek kanımızca yararlı olacaktır. Bazıları şunlardır:

“Bizim Türkçe’de medya olarak kullandığımız, İngilizce’deki media sözcüğü, araç, orta, ortam aracı, anlamlarına gelen medium (Latince medius) sözcüğünün çoğuludur. Diğer yandan, Türkçe’de “media” sözcüğünü karşılamak üzere, oldukça hantal kaçmakla birlikte, “kitle iletişim araçları” kavramı da kullanılmaktadır. Ancak, kavramın kullanışsızlığı, Türkçe olmasa da, medya daha yakın bir kullanım kazandırmıştır. Bununla birlikte, “medya aracı”, “medyalar” gibi yanlış kullanımlarının da gösterdiği gibi, kavramın kullanışsızlığı medya sözcüğünün, genellikle belirli bir kafa karışıklığıyla birlikte dilimize girdiği de söylenebilir.”(Nalçaoğlu, Halil, (2003), Medya ve Toplum, Ips İletişim Vakfı Yayınları,İst.)

 

Diğer bir tanımsa şöyledir:     

“İlk akla gelen ve pek de doğru olmayan tanımlamalar/eşleştirmeler:

1. Medya=televizyon,

2. Medya=teknoloji/araç,

3. Medya=popüler kültür

Medya, sözcüğün kökeni itibariyle aracı olan, doğrudan olmayıp etkinlikleri dolayımlayandır.

Günümüzde kullandığımız anlamda medyanın 3 boyutu var:

1. Teknoloji-üretim ve kullanıma sunulma süreçleri,

2. Toplumsal ilişkiler (kurumlar)-profesyoneller, medya örgütleri ve medya endüstrisinin iç işleyişi ile diğer örgütler ve toplumsal kurumlarla ilişkileri,

3. Kültürel biçimler/ürünler -gazetelerin, programların, vb.; dolaşıma girme, okurlar ve izleyiciler tarafından alımlanma süreçleri.

Bu konu hakkında, bu gibi görüşlerin olmasına rağmen günümüzde insanlar arasında medya deyince ilk akla gelen televizyon ve gazetelerdir.

İnsanların bilinçlenmesinde ve günümüzde olan olayları takip etmelerine yarayan bir araçtır. Kısa ve basit bir tabirle böyle ifade edebiliriz.

Yine aynı şekilde, medya bireylerin siyasi tutum ve davranışlarını, özellikle de oy verirken siyasi tercihlerini çok ciddi boyutlarda etkilemeyebilecek bir güce sahiptir. Bu konuda önemli araştırmalara imza atmış bir araştırmacı olan Rivers (1982), Amerikan medyasını “ikinci hükümet” (second government) olarak nitelendirir.

Haber medyası, yalnızca bireylerin siyasi yönelimlerini etkilemekle kalmaz aynı zamanda, siyasi karar verme mekanizması, siyasi liderler ve hükümet üzerinde de çok etkin bir baskı gücü oluşturur. Rivers’ın da vurguladığı gibi, hükümet politikaları şekillendirilirken, diğer bazı toplumsal güçler gibi medya da, yönlendirici ve şekillendirici bir güç olarak önemli roller oynar.

Ülkemizde 1980’li ve !990’lı yıllarda yaşanan siyasi ve toplumsal olaylar hatırlandığında bu konu çok daha anlaşılır bir hal alacaktır. 

Bu araç her zaman kontrol altında tutulmuştur veya tutulmaya çalışılmıştır. Çünkü medya dünyadaki en büyük güçlerden silahlardan biri haline gelmiştir. İnsanları istediği gibi yönlendirebilen, iktidar sahiplerini yerinden koltuğundan edebilecek bir güce sahiptir. Bunun için iktidar güçleri işlerin iyi gittiği dönemlerde medyayla sıkı ilişkiler kurmuş bu ilişkinin bozulmasıyla da yasaklama yoluna gitmiştir. Bu da sansür sorununu doğurmuştur.

 

 

Medya denince hangi iletişim araçlarını anlamamız gerekiyor?

Medya deyince neyi kastediyoruz?

Bunu yukarıda kısaca vermeye çalıştık. Peki bu kavramın içine neler giriyor şimdi biraz da bundan bahsedelim.

Kavramı en geniş anlamı ile kullanıldığında, karşımıza çok kişiye ulaşabilen her türden sözlü, yazılı, basılı, görsel metin ve imgeleri(kitaplar, gazeteler, dergiler, broşürler, billboard’lar, radyo, film, televizyon, internet gibi) içeren çok geniş bir iletişim araçları yelpazesi çıkıyor.

İşte bu araçlar halkı bilgilendirme ve yaşadığı evren hakkında fikir edinme özgürlüğünü sunuyor.biz bunlardan daha çok gazete ve kimi zaman da televizyonu ele alacağız çünkü en yaygın kitle iletişim araçları bugün için bunlardır.

Eğer medyayı kategorilere ayırmak istersek şöyle bir tablo karşımıza çıkar.

1. Aracılık ettiği toplumsal ilişki türlerine göre:

a)kişiler arası

b) kitlesel

c) şebeke (ağ)

2. Kanala/bileşime göre:

a) yazılı (gazete)

b) elektronik (TV)

c) kimyasal (film)

3. Çalıştırdığı duyulara göre:

a) görsel

b) işitsel

c) dokunma duyusuna seslenen (körler alfabesiyle yazılmış kitaplar gibi)

d)karma

4. Ödeme/alma biçimine göre:

a) doğrudan satın alınan

b) doğrudan ödeme yapmadan alınan

c) genel erişim için ücret ödenen

d) özgül içeriği izlemek için ödeme yapılan

5. Teknoloji kullanımına göre (ör., TV):

a) aile TV'si

b) kahvelerdeki TV

c) konser salonunda sahnedeki dev ekran

6. Medya içeriğine (türe) göre:

a) eğlence-kurmaca (TV'de eğlence: i) soap opera, ii) durum komedisi, iii) aksiyon-macera)

b) bilgilendirme-haber-gerçeğe yakınlık

c) reklam

7. Mülkiyete göre:

a) ticari

b) devlet sahipliğinde/kontrolünde ama kamu hizmeti

c) bağımsız kamusal

8. Medya örgütlerine göre (ör., TV):

a) şebeke TV'si (ulusal)

b) yerel bağımsız TV istasyonu

c)uluslar arası televizyon kanalları 



MEDYA KISKACINDA

DİL, DİN VE AİLE 

 Hayat bir var olma mücadelesidir. Bu var olma mücadelesi doğumla başlar, ölümle biter. Doğum ve ölüm noktaları arasında gerili duran hayat sarkacı insanoğlunun türlü cambazlıklar yaparak yürüdüğü inişli çıkışlı yolun adıdır. İnsanlık tarihi, hayatın bu kıvrımlı yollarında yürümeye çalışan nice topluluklar ve nice medeniyetler gördü bugüne kadar. Kimileri hedeflediği menzile varmasını bildi, kimileri ise yok olup gitti.

 Her çağın kendine özgü şartları ve bu şartların doğurduğu sorunları vardır. Zorluklar da buradan başlar ve her zorluk bir mücadele duygusunu doğurur. İnsanoğlu bazen sabır, sebat ve azim ile bu zorlukların üstesinden gelebilmiştir; ama çoğu zaman da sorunlar ve zorluklar girdabında kaybolup gitmiştir.

 Bugüne geldiğimizde, yığınla meselenin başucumuzda bizi de beklediğini görmekteyiz. Bir farkla ki, günümüz meseleleri önceki devirlere göre daha çetin ve daha çetrefilli. Zorluklarla baş edebilecek dirayetli ve sebatkâr insanların azlığı da buna eklenince, meselenin vahâmeti ve giriftliği daha da artmaktadır.

 Evvela, günümüz insanı mutsuz ve huzursuz. Saadet kavramını bir türlü tadamamış. Hayat sürmeyi, bir tür nefes alıp vermek olarak algılıyor. Daha çok eğlenmek, daha çok yiyip içmek, daha çok gezip tozmak, daha çok, daha çok daha çok yaşamak… En büyük tutkusu. Tatmin olmuş yanı yok hiçbir zaman. Alabildiğine doyumsuz. Alabildiğine vurdumduymaz ve sorumsuz. Kanaatkâr hiç değil. Düşünmek desen o da yok. Hep aslî yanlarını, hayatî meselelerini günübirlik zevk ve eğlencelerle değiştirip örtbas etmenin peşinde. Kendinden, aslından, insanlığından kaçmakta ateşten kaçarcasına. Sormak, sorgulamak, düşünmek melekeleri dumura uğramış. Belli ki akıl ve kalp tutulması yaşıyor.

 Can sıkıntısı çağımızın modası, daha doğrusu hastalığı haline gelmiş. Kırkını aşmış insanımız da “Canım sıkılıyor.” diye şikâyet ediyor, yedisine henüz girmiş ilköğretim çağındaki çocuğumuz da. Her yaşta ve başta bütün insanımız benzer hâlet-i ruhiye içinde. Yaşlar, başlar ve duygular birbirine karışmış bir hâlde. Çocuklar, gençler ve yetişkinler ayırt edilemez olmuş. Herkes birbirinden rol çalıp duruyor.

 Her insan ve her düşünce içinde bulunduğu çağın ürünüdür aslında. Çağımız da kendine özgü bir insanlık tipi, bir düşünce biçimi dahası bir yaşam tarzı doğurdu. Farklılıkları yok sayan, kendi gözünden ve bakış açısından başka diğer bütün gözlere ve bakışlara kapalı, herkesin eşitlendiği bir yaşam tarzı bu. Kendi kurallarını dayatan, başka başka hayatlara yaşam hakkı tanımayan, geçmişten kopuk ve gelecekten habersiz, sade gününü gün eden, şimdiyi, bugünü düşünen bir yaşam tarzı. Sipariş edilmiş hayatlar vardır bu çağda. Zevkler ısmarlama, düşünceler ısmarlama, tipler ısmarlama.

 Yabancı hayatların dilini ve düşüncesini sahiplenmiş durumdayız. Yabancı ve de yalancı… Öz yurtlarında üvey yaşayan paryalara döndük artık. Tarihin hiçbir devrinde olmadığımız kadar bu çağda yabancılaştık; bu çağda yabancılaştık dilimize, dinimize, kimliğimize ve kültürümüze. Enformasyon bombardımanına tutulan insanımız, gırtlağına kadar bilgi kirliliğine batmış durumda. Zihni, batılı düşüncenin çöplüğü olarak kullanılmakta. İnsanımız, mutlak bilgiyi, mutlak hakikatı nerede/nasıl bulacağını bilemez bir hâlde sunî ve sanal sis perdeleri arasında kaybolup gitmekte.

 Bizim de yeni hayatlarımız var artık eskiye nostalji gözüyle bakan. Yaşam standartları yüksek modern toplumlar kurduk modern şehirlerde. Tabiatla ilgisini koparıp da beton mezarlara çevirdiğimiz modern şehirlerde hapsolmuş modern toplumlar. İnsanımız bu kentlerde bir çeşit mahpus hayatı yaşıyor. Dört duvar arasında sıkışıp kalmış, hayata demir parmaklıklar arasından bakan insanımız. Yalnızlaşmış, yabancılaşmış, milyonlarla gezip de hiçbirini tanımayan insanımız.

 Dostlukların başka baharlara ertelendiği, komşuluk ve akrabalık gibi geleneksel bağların iyice zayıfladığı modern hayatlar günümüz insanını beton evlere, beton evlerin kapalı odalarına oradan da kendi iç dünyalarına, hayallerine kilitlemiş durumda. Gerçek hayattan kaçıp çılgın hayaller dünyasına sığınmakta. Kendisi hayaller kurarken başkası onun yerine yaşıyor. Sonunda hayatın dışında kalmış oluyor, sağlıksız, şuursuz, hayalet bir insan olup çıkıyor.

 Modern insan bir kaçış yaşıyor şüphesiz. Her şeyden kaçıyor. Her şeye sırt dönmüş vaziyette. En başta kendinden kaçıyor, ailesinden, insanlardan kaçıyor, dinden(İslâm), hayattan kaçıyor. Hep sığınmacı bir ruh hali içinde. Kurtuluş arıyor gibi. “Çıkış yolu” bulmaya çalışıyor. Ruhundaki kasvetli havayı dağıtmak için hayallerine sığınıyor. Uzak ülkelerin ıssız adalarında, yüce dağların erişilmemiş zirve noktalarında, özgürce yaşamak istiyor. Hiç kimsenin gitmediği gidemeyeceği, el değmemiş, kirlenmemiş, bilinmeyen bir yerlerde yaşamak istiyor sessizce. Modern insan travmalar geçiriyor, lâkin bunun farkında değil; zihnî ve manevî çöküntüler içinde kıvranıp duruyor.

 

Medya ve İnsanımız

 Modern dünyamızda kapalı kapılar arkasında yaşayan insanımız kendini iletişim araçlarına kaptırmış durumda. İstediği hayata bir türlü kavuşamayan modern insan, en üst perdeden ambalajlanmış hayaller ve ütopyalar dünyasına atıveriyor kendisini. Sonra da örümceğin korkunç ağına yakalanmış bir sinek gibi vızıldayıp duruyor. Sığındığı bu hayaller, kucağına düştüğü bu araçlar dertlerini asla dindirmiyor, bilakis misliyle arttırıyor; bununla da bitmiyor, türlü türlü dertler, türlü türlü marazlar baş gösteriyor. Yüzleri zaman zaman gülen, ama içleri hep kan ağlayan, hasta olduğunun farkında bile olmayan yeni insan türleri doğuyor. Mutsuz, umutsuz, hayata küskün ucûbe insan türleri.

 Sabahları otobüs duraklarında bekleşen, istasyonlarda trenlere doluşan insanlara bakın bir. Selamsız sabahsız geçip giden, yanına yöresine öfke ve nefret dolu bakışlar fırlatan asık suratlı meyus insanlar görürsünüz sürekli. Sabahın ışıltılı yüzünü göremezsiniz yüzlerinde. Sevginin sıcak ve içten dokunuşlarını duyamazsınız yüreklerinde. Böğründe oturanları hiçe sayıp koltuğuna yayıldıkça yayılan, yarı açık gözlerle elindeki gazetenin magazin sayfalarını okumaya çalışan bu ruhsuz, nursuz, huzursuz ve ‘sinameki’ simalar medyayla kucak kucağa bulunan modern hayatların armağandır bize.

 En mutlu ve en mutsuz anlarımızda bile yanı başımızda hiç eksik etmediğimiz kitle iletişim araçları bugün hayatımızı kuşatmış durumda. Bir ahtapot gibi bizi kolları arasına almış kıvrandırıyor. Günlük yaşamımızın vazgeçilmezlerinin en başında onlar geliyor. Onsuz edemiyoruz, onsuz bir hayat düşünemiyoruz. Yirmi dört saatin uykuya ayrılan bölümü hariç, diğer saatlerin neredeyse tamamında ya bir televizyon, ya bir gazete, ya bir internet ya da bir cep telefonu mutlaka yer alıyor. Bu yakınlık ve iç içelik hâliyle etkilenmeyi de beraberinde getiriyor. Çağımızın iletişim çağı olduğu söyleniyor. Doğrudur. Ama bu iletişim karşılıklı gerçekleşen bir haberleşme biçimi değildir. İletişim, iletme işinin karşılıklı yapıldığı bir iştir. Bugün bu böyle değildir. Tek taraflı ve yanlı bir iletim söz konusudur. Günümüzde sadece bazı güçlerin diğer toplulukları yalnızca haberdar ettiği gerçeğini görmezden gelemeyiz. Bilgiyi, teknolojiyi, gücü elinde bulunduran egemen sistemler, dünyayı korkunç bir enformasyon bombardımanına tabi tutarken asla kitlelerin hayrına bir iş yapmış olmuyorlar. Başkalarının hayrına diye bir yaklaşım içinde bulunmaları amaçları ve karakterleri gereği zaten muhaldir. Kamu yararını gözetmeleri sınırlı, izafî ve maksatlıdır. Her hâlükârda, iletişimi elinde bulunduran güç odakları yönlendirmeyi, zihinleri kodlamayı, dezenformasyonu, gerçekleri saptırmayı ve kurmaca hayatlar düzenlemeyi çok iyi biliyorlar.

Egemen güçler, elinde bulundurdukları kitle iletişim araçlarını bir silah gibi kullanmaktadır. Heidegger “Kamera, izleyiciye yöneltilmiş bir silahtır.” derken, Paul Virilio da aynı gerçeği “Silah çekmekle film çekmek aynı şeylerdir.” sözleriyle dile getirir. Kontrol gücünü elinde bulunduran egemen güçler, kamerayı, sinemayı, gazeteyi ve bütün medya organlarını manipülasyon aracı olarak kullanmaktadırlar. Her bir araç aynı gayeye matuf bir şekilde kullanılıyor. Haberler bütün dünyaya yayılırken asla tarafsız davranılmıyor. Filtrelenmeden, kurgu ve senaryo imbiğinden geçirilmeden gerçeklerin bize kadar ulaşması mevcut şartlar içinde nerdeyse imkânsız gibi.

 Çünkü bilgi ağlarına sahip olan güçler, her zaman gerçeklerin saklı tutulmasından yanadırlar. Medya yoluyla insanlara yeni bir hayat sunan egemen sistemler, bunun en iyi, en doğru ve en güzel hayat olduğunu söylemeden de edemezler. Bu söylemler şiir, edebiyat, musıkî gibi güzel sanatların her türlü imkânlarından yararlanılarak dile getirilir ki dayatmanın, zorakiliğin, emrivâkiliğin doğuracağı reddedişler ve tepkiler daha baştan engellenmiş olsun. Dört duvar arasında mahkûm hayatı yaşayan modern birey, böylece medyanın sunduğu bu yeni ve ‘en’lerle dolu hayata bir an önce kavuşmak için kendini sanal alemin kucağına bırakmaktan başka yapacak bir şeyinin olmadığına inanmakta ya da inandırılmaktadır.

 

Televizyon, Çocuk ve Aile

 Modern insanın dışarıyla irtibat kurduğu en önemli iletişim aracı (bugün için konuşacak olursak) hiç şüphesiz televizyondur. Televizyon, televizyondan ve “ışık kaynağından öte bir şeydir.” Televizyon günübirlik yaşayan insanımızın dur durak bilmez gevezeliğidir. Hayatımız bugün iletişim araçlarına göre özellikle de televizyona göre şekillenmiş gibidir. Yabancı girmesin diye sonuna kadar kapatılan kapıların arkasında hiç eksik edilmeyen ve asla susmayan bir yabancı vardır evlerimizin baş köşesinde. En mûtena ve en müstesna mekânlar ona tahsis edilmiştir evlerimizde. Bir de bakmışız, hayata tutunduğumuz tek dalımız, en büyük eğlence ve dinlence kaynağımız, dizi dibinde eğitim gördüğümüz biricik dadımız, kısaca her şeyimiz olmuş çıkmış televizyon.

 Kitle iletişimin merkez üssü televizyondur. Televizyon, yalnızca diğer medyaların üssü değildir; aynı zamanda daha ince yollarla da kumanda merkezi rolünü üstlenen en etkin iletişim aracıdır. Televizyonun merkez üssü olması, diğer iletişim araçlarını kullanmamızı da beraberinde getirir. Hangi telefon markasını tercih edeceğimizi, hangi filmleri izleyeceğimizi, hangi kitap, gazete, dergi ve kasetleri alacağımızı, hangi radyo programlarını dinleyeceğimizi televizyon hatırlatır bize. Hatırlatırken ekonomik yönden sömürür de.

 Ölümlerin ve hayatların birbirine ulandığı, mütemadiyen de böyle devam ettiği dünyamızda bütün şaşaasıyla hüküm süren televizyonun ilk ve en önemli hedefi ailedir. Eski yaşam tarzlarımızın en diri ve en dinamik ve en vazgeçilmez unsuru olan aile bu acımasız ve davetsiz misafirin gelişiyle çözülmeye başlamıştır ne yazık ki. Çözülmeler önce ebeveynler arasında baş göstermiştir. Sonra diğer aile fertlerine sıçramıştır. Televizyonun yarattığı depremden en çok etkilenen aile bireyi de maalesef çocuklar olmaktadır. Bilgi, kültür ve haber dolaşımı, özellikle çocukları bir şey üzerine çok şey değil, her şey üzerine pek az şey bilen varlıklara çevirmiştir. Çocuklar, insanlığın masum yüzüdürler. Çocuklar, bir toplumun geleceği, ümit kaynağıdırlar. En çok değer verdiğimiz ve en çok sevdiğimizi iddia ettiğimiz bu varlıklarımızı, şer odakların elinde bir silaha dönüşen medyanın tüketim malzemesi olmaktan kurtaramıyoruz.

 Televizyon gibi ses ve görüntü aktaran araçlar insanda merak duygusunu yazılı medyaya nisbetle daha çok uyandırıyor. Neil Postman “Görüntünün abecesi yoktur.” der. Televizyon okunmaz, görülür, duyulur, içe damıtılır. Görüntüler akla değil, duygulara seslenir. Zihinsel gelişimini tamamlamamış çocuklarımız duygusal yönden sömürüleceklerdir. Bu sömürü, bir zaman sonra onların gencecik beyinlerini de ipotek edecektir. Televizyon, hedef kitleye aynı enformasyonu iletir. Kitleyi, çocuk-yetişkin diye bir ayırıma tabi tutmaz. Çünkü televizyon, işlevini anlamayı sağlayacak bir eğitim gerektirmez. Çünkü televizyon, gerek zihinden, gerekse de davranışlardan karmaşık istemlerde bulunmaz. Çünkü televizyon, izleyicisini ayırıma tabi tutmaz.

 Ülkemizde çocukların televizyon ve diğer iletişim araçlarıyla tanışmaları hemen hemen doğar doğmaz gerçekleşmektedir. Bu tespitte mübalağa edilmiş sanılmasın. O anne babalar değil midir, mama yerken zorluk çıkartan çocuklarını, radyo ve televizyon gibi sesli-görüntülü araçlarla avutanlar? O anneler değil midir, bebelerini uyuturken şarkı türkü melodilerini ninni yerine dinletenler? Dolayısıyla modern insanın yalnızlaşma ve yabancılaşma serüveni daha bu körpe yaşlarda başlamaktadır.

 Esasında doğum öncesinden yetişkinliğe kadarki süreçte çocuk yetiştirmenin en büyük mimarı annedir. İnsanın yaratılma gerekçesi, varlığın yaratılış bilgisini öğrenmektir. Varoluş konusunda çocuğa ilk hatırlatmayı yapan da annedir. Anne yalnızca çocuğu değil, geleceği de biçimlendirir. Medeniyet tasavvuru olan toplumlarda aile- anne- çocuk temel değerlerdir. Aile, medeniyetin inşa olduğu ilk oluşumdur. Anne ve baba inşa edendir. Anne ve baba çocuğu eğitirken gerçekte bir medeniyeti inşa etmektedir. Medeniyet geleneğimizde çocuk, Hak’tan gelen bir emanettir. Medeniyetimizin çocuk eğitimindeki önceliği ahlâk, irade, vicdan ve adalet duygusunun gelişimine dayanır ve çocuğu iki dünya anlayışına göre yetiştirmeyi amaçlar. Her anne baba, ailede bu şuurla davranmak mecburiyetindedir.

 

Medeniyet ve Çocuk Tasavvurumuz

 Her medeniyet kendi çocuk kozasını örer. Böylece kendini yeniler. Medeniyetlerin çocuk konusunda birleştiği nokta en iyinin önce çocuklara ait olduğu yaklaşımıdır. Medeniyetimizin dayandığı çocuk anlayışının temeli ise ahlâk eğitimidir. Medeniyetimize göre çocuğun, ilâhî mimarisine uygun eğitilmesi gerekir. Sezai Karakoç, medeniyetimizi erdem, iyilik, güzellik, doğruluk, mutlak hakikat, mutlak güzellik üzerine yenilememizi öneriyor. “Önce bir medeniyet atılımı yapmak, yeni baştan kendimizi tanımak ve bunun etrafında yeni bir terkiple, yeni bir yorumla ortaya çıkmak ve çağrıda bulunmak.” gerekiyor. Önerdiği, fikirde ve ruhta medeniyetin yeniden tazelenmesi hareketidir. “Biz de düştük; ama bu bir daha ayağa kalkmayacağız anlamına gelmez. Çok daha güçlü bir şekilde ayağa kalkmanın fırsatı doğmuştur. Önümüzde iki yol ağzı vardır: Birisi, bizi kurtuluşa, gelişmeye, büyümeye, ilerlemeye götürecektir. Birisi de tamamen parçalanıp toz haline gelmeye. Medeniyet atılımının temeli, ahlâkta ve maneviyatta olduğu gibi diriliştir… İslâm medeniyeti diyorsak bir hakikat medeniyetidir ve insanlık medeniyetidir. Tabiî ki bu medeniyet atılımının hedefi, amacı bütün insanlık olacaktır.“ (Çıkış Yolu I., s. 89-98-115) Bu atılım ilk olarak çocukla başlamalıdır. Bunun için de çocuk merkezli medeniyet projelerine ihtiyacımız vardır.

 Yaşadığımız dünyada medeniyet fikriyle çocuk yetiştirme anlayışımız büyük ölçüde devre dışı kalmıştır. Çocuk, doğasını yansıtmayan eksik, temelsiz ve bilinçsiz eğitim çalışmalarının oyuncağı olmaktan kurtarılmadıkça medeniyetimizin çocuk yetiştirme iddiasını sürdürmesi imkânsızdır. Bilge şair Sezai Karakoç, “Çocuklara mahsus, çocuklara ait, çocuklara dair göz ağrısı ile” çocuğu anlamaya çalışmamız gerektiğini hatırlatıyor. Ve ancak o zaman “ Hepimizin çocuğu geri dönecektir.” İnsanı anlamak çocuğu anlamaktan geçiyor şaire göre. “Bir insanı al, onu çöz çöz çocuk olsun.” Çocukta buluşmak en büyük görevimizdir. Çocukta buluşmak demek, toplumu, aileyi çocuk üzerinde düşünmeye sevk etmek demektir. Hayatın öznesi olarak çocuğu öncelemek demektir. Esefle belirtmek gerekir ki şu an medeniyet merkezli bir çocuk projemiz yoktur.

 

Televizyon Tuzaktır

 Ne acıdır ki, bugün topyekûn bu tasavvurdan yoksun bırakılmışız. Modern toplumun anne babası, hâlâ televizyon denen hapisliğin farkında değildir. Kendilerini bile isteye teslim ettikleri televizyonun gerçek bir tuzak ve tutsaklık olduğunu bilmiyorlar. Çocuğu fiziken doğuranın anne, ama mizaç ve davranış olarak doğuranın ise televizyon olduğunu göremiyorlar. Hâsılı, doğumundan itibaren anne şefkatinden gün be gün uzaklaştırılıp televizyonun acımasız kollarına terk edilen bir çocuğun topluma katılma süreci de yine televizyona endeksli olmak durumunda kalacaktır.

 Televizyon, çocuk için görsel bir oyuncaktır. Bıkmadan oynadığı tehlikeli bir oyuncak. Tehlikeli çünkü çocuk, televizyon karşısında hiçbir rolü kendi iradesiyle yerine getiremiyor. Rolleri sürekli televizyon dağıtıyor. Seyircisi adına konuşuyor. Bilgi veriyor. Kukla gibi oynatıyor. İstediği haberleri satıyor. Çoğu zaman seyircisi adına daha önceden kararlar veriyor. Seyircisinin buna hiçbir itirazı olamıyor. Şunu iyi bilmek gerekir ki, çocuklar televizyon programlarını öyle zannedildiği gibi sadece gözleri ve kulakları ile izlemekle yetinmezler, bütün vücutları ile oyun sandıkları bu renkli ve hareketli dünyaya katılırlar. Gördüklerini estetik ölçütlere göre değerlendiremezler. Bütünüyle bir sürükleniş söz konusudur. İzlediği program dövüş sahnelerinin bolca yer aldığı vurdulu kırdılı bir film ise, filmin hemen bitiminde çocukta başlayan hareketlilik dikkatlerden kaçmayacaktır.

 Şiddet ve aksiyon içeren filmlerle diğer gösterimler çocukları ekran başına kilitleyen temel malzemelerdir. Sanal camın gerisinde olmadık hareketler yapan, düşmanlarını bir anda yere seren aktör ya da güzelliğiyle göz dolduran aktris, ekran karşısındaki erkek veya kız çocuklar için tam bir idol haline gelecektir. 80’li yılların sonlarına doğru ekranlarda boy gösteren; kadın erkek, yaşlı genç, çoluk çocuk hemen her kesimi televizyon başına ‘kitt’leyen “Kara Şimşek” (Knight Rider, ilk olarak 1982-84’te ABD’de gösterime girmiştir.) dizisinin özellikle gençlik üzerinde meydana getirdiği tahribatı unutmamak gerekir. Çocuklardan yetişkinlere herkes bir “Kitt” sevdasına düşmüştü o zamanlar. Randevular, çalışma saatleri, dizinin başlayıp bittiği saatlere göre ayarlanıyordu. Serpilip büyüyen tazecik gençlerin saç stilleriyle, giyim kuşamlarıyla ve hatta yürüyüş şekilleriyle bile başkahraman Michael Knight’a (David Hasselhoff) benzemeye çalıştıkları daha dün gibi gözlerimizin önünde canlanmıyor mu? Bunu anlamak için çok uzağa gitmeye de gerek yok. Daha bugünlerde yayımlanan dizilere şöyle bir bakmamız yeterli olacaktır. Diyeceğimiz odur ki, filmler, televizyonlar sahte kahramanlar, sahte kişilikler ve özenti bireyler doğuruyor.

 Bugün anne babaların zararsız diye seyredilmesinde hiçbir mahzur görmedikleri çizgi filmler bile böyledir. Masum görünüşlü çizgi kahramanların içlerinde gerçek bir canavarın yattığını düşünmeden ya da düşünmek bile istemeden onları kahkahalar eşliğinde seyreden aileler, etkisi belki hemen, belki yıllar sonra çıkacak bir hastalığa yakalandıklarının neden farkında olmazlar acaba? Yoksa sahiden onlar, izledikleri çizgilerin el yapması cansız, ruhsuz masum varlıklar olduğuna mı inanıyorlar? Anne babalar, yazılı ve görsel basının yayınları hakkında kendi farklı estetik anlayışlarına göre hüküm vermekte, çocuklardan filmleri, kitapları, plakları tıpkı kendileri gibi algılamalarını beklemektedirler. Çocuk, bir yetişkinin küçük görünüşü değildir ki, ondan yetişkinlere özgü şeyler beklensin, ona yetişkinlere özgü amaçlar çizilsin! Ama maalesef anne babalar için yaygın görüş gene de budur: “Benim için iyi olan, çocuğum için de iyidir.”

 

Diziler ve Filmler

 Her geçen gün Türkiye’de televizyon izleme oranı yükselmektedir. Tabiî bu, son yıllarda ortaya çıkan dizi furyasıyla da alakalı bir durum. Çocukların ayda ortalama 100 saat televizyon başında olduğu tespit edilmiştir. Ne acı, ne korkunç bir durum! Acaba bir çocuk bu kadar saat, anne babasıyla göz göze, yüz yüze gelebiliyor mu? Son yıllarda yapılan bir tespite göre Türkiye’de bir anne, çocuğuyla toplam en fazla 6 dakika göz göze, yüz yüze gelebiliyormuş. Bunda hatırı sayılır en büyük pay elbette ki medyanın ve bilhassa televizyonundur. Daha önceleri televizyon izleme oranına göre günde 3,5 saat ile dünya ikincisi olan Türkiye yeni dizilerin de etkisiyle 4 saat ortalamayla birinci sırada bulunan ABD’yi yakalayacak görünüyor.

İlköğretim çağındaki çocukların hafta başı sendromunu eğitim camiası şikâyet edip duruyor. Hafta sonu tatilinin neredeyse tamamını televizyon ve internet başında geçiren ve böylece şiddet küpüne dönen öğrenci, deşarj olmak için sınıfları ve koridorları seçince, rakip-düşman olarak da sınıf arkadaşlarını görünce işte o vakit hafta başları çekilmez bir hâl alıyor.

 

Televizyon, “Kitap” ve Çocuklarımız

 Televizyonların kitap okuma alışkanlığını öldürdüğünü ne yazık ki müşahede ediyoruz. ‘Kitap’lı bir milletin çocukları, nasıl da kitapsız, rehbersiz bırakıldı elemle seyrediyoruz. Sadece seyrediyoruz, çünkü seyretme alışkanlığımızı televizyonlar sayesinde zaten çoktan kazanmış bulunuyoruz. “Koşup kitabımızın sözlerine saklanıyorum/ Kitap beni itiyor alanlara/ Ve kitap beni itince alanlara/ Ko gideyim/ Ko ki serbestlesin zincirlerimiz…” diye devam eden mısralar artık dökülmez oluyor dillerimizden. Hayata yabancılaştığımız gibi, kitaplara da yabancılaştık. Hayatı büyük bir kitap, kitabı büyük bir hayat olarak telâkki eden anlayışa yabancılaştık. İlk emri “oku” diye başlayan ve bir adı da “el-Kitab” olan Kurân’a yabancılaştık. Tek önderimiz, tek rehberimiz Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’e yabancılaştık. Bütün mesele bu aslında: “Kitaba dönmek.” “Sorun budur.” diyor Sezai Karakoç. “Sorun kitabın ruhuna dönmek.”

 İnsanlık bir yitiğini arıyor farkında olmadan. Yitiğini bulduğu an, kendini bulmuş olacak, çoktandır unuttuğu gerçek hayatın sırlarına vâkıf olacak. Yıllar öncesinden İngiliz müstemleke bakanı Gladston, “Siz” diye hitap ediyordu milletvekili arkadaşlarına. “Bunları mağlup etmek mi istiyorsunuz?” Ve ekliyordu müstemleke bakanı: “Bunları, topla tüfekle mağlup edemezsiniz, (elindeki Kur’ân’ı kaldırarak) onları işte ancak bununla, bunu ellerinden almak sûretiyle mağlup edebilirsiniz.” İşte bizim hikâyemiz bu!

 Bugün tazecik beyinlerin, yazılı ve görsel basın tarafından uyuşturulduğu toplumumuzda kitaplar, yerlerini gazetelerin magazin ve spor sayfalarına terk etmiş durumda. Çocuklarımız ve gençlerimiz korkunç derecede medya tüketicisi olmuş bulunuyor. Üretim yok, sürekli, sürekli tüketim. Tükete tükete tükeniyor insanımız. Yapılan bir ankette dünya milletlerinin kitap okuma oranları şöyledir: Her Japon yılda 25, her İsviçreli 10, her Fransız 7 kitap okurken bu oran Türkiye’de ise her 6 kişinin yılda sadece bir kitap okuduğu şeklinde ortaya çıkıyor.

 İnsanlık tarihinin en zengin kütüphanelerine sahip bir milletin çocukları kitapların asil dünyasından uzaklaşıp televizyonun sefil cazibesine esir olmuştur. “Medeniyet çocuğu”, “kitap çocuğu” gibi isimlendirmeler bugün için geçerli değil artık. Geçerli olan tek isim belki de “televizyon çocuğu” olacaktır. Kitaplara dair yarınlara aktaracak hiçbir anısı olmayacak çocuklarımızın. Bir kitap bitirmenin, birini bitirirken öbürüne başlamanın zevkine varamayacak hiçbir zaman. “Hiç toprak kazmadım, kuş yuvası aramadım, ot toplamadım, kuşlara taş atmadım ben. Ama kitaplar benim kuşlarım ve yuvam, evcil hayvanlarım, ahırım, tarlam oldu; kitaplık, aynada yansıyan bir dünyaydı; dünyanın sonsuz kalınlığı, değişikliği, önceden bilinmezliği vardı onda.” diyen Jean Paul Sartre’yi anlamsız gözlerle süzecek ancak.

 Renkli cazibeli sanal dünyalar, bizi manevî değerlerimizden uzaklaştırdı maalesef. Hiç yapmadıysa kutsallarımızın kutsiyetini sorgular oldu; dinimizi diğer dinlerle, Müslümanları da diğer din mensuplarıyla eşitlemeye çalıştı. Zaten yazılı ve görsel basının özellikle merkez medya kabul edilen televizyonun en çok üzerinde durduğu husus eşitleme mantığıdır. “Yok birbirimizden farkımız!” anlayışının yerleşmesini istemektedirler. Bu nedenle medya Müslümanların sevabını değil, günahını sevmektedir. Günahlar temelinde birleşme ve benzeşme…

 Sadece düşünce olarak değil, şekil şemail, giyim kuşam yönünden de farklılıkları kabullenmek istemez medya. Çoğunluğa uymayan azınlığın düşünce özgürlükleri ve yaşam hakları görmezden gelinir çoğu kere. Tek tip bireyler, tek tip hayatlar, benzeşen dünyalar yaratma peşindedir medya. Bu tek tipleştirici dayatmalara karşı gelen herkes ‘bölücü’dür, ‘ayrılıkçı’dır, ‘gerici’dir.

 Gerçek bir mürebbî hâline gelen medya organlarının elinden, okumayan, düşünmeyen ve akletmeyen bir nesil peydahlandı. Televizyon, zihinlerimizi iğdiş etti, bizi zihinleri çalınmış ve kodlanmış, uzaktan kumandayla yönetilen et ve kemikten müteşekkil robatlara çevirdi. “Kitab”ı elinden alınmış, rehberine bîgâne bırakılmış modern insan bunun sancılarını çekiyor kaç zamandır. Hayatımızdan Kitap bir kez çıkıverince onun bıraktığı boşluğu kitle iletişim araçlarının ihdas ettiği sanal kitaplar, sanal rehberler, sanal dinler dolduruverdi hemen. “Bütün toplumlar bir kitaba dayanır, senin kitabın hangisi?” diye soran mütefekkirin sorusuna cevap veremeyecek duruma getirildi insanımız.

 Modern hayatların kirlettiği dünyamızda, İslâm’ın o pak ve temiz yolunda yürümeyi arzuluyor insanımız. Kitapsız ve rehbersiz kaldık bu çağın sahrasında. Kitapla kurulmuş medeniyetimizi sazla, cazla, dansla ve zevk u sefa ile yıkmanın eşiğindeyiz. Kılıçların, tüfeklerin yapamadığını medya yaptı bugün. Bu, küresel emperyalizmin bir oyunudur muhakkak. Egemen sistemlerin, emperyal güçlerin ileri bir keşif kolu gibi çalışmaktadır iletişim araçları. Televizyonlar konuşmaya başladığından beri kitaplar susmuş vaziyette. Oysa kitaplar, dilsiz dünyaların en gür sesiydi. Çağlara, çağlar ötesine uzanan en gür ses… Cemil Meriç, Bu Ülke’de “Ruh, yazının icâdından beri ölümsüz. Kaya homurdanır, mermer gülümser, konuşan yalnız kitap.” vecizesini söylüyor.

 

Televizyon Kumanda Eder

 Televizyonun hedefi ailedir demiştik. Alman şairi Goethe’ye göre “İnsanın kendisini olduğu gibi gösterdiği yer ailesidir. Bunun dışında insan maskelidir.” Yeni bir insan tipi yaratmanın peşinde koşturan egemen sistemler, insanın en saf ve en kendinde olduğu anı ve mekânı seçerken ne kadar planlı ve bilinçli hareket ettiklerini göstermiş oluyorlar. Günlük ya da haftalık programları günlük yaşamın akışına göre düzenlemektedirler. Televizyon; izleyicileri, sadece bir birey olarak değil, bir ailenin üyesi gibi görmektedir. Aileler televizyonun büyüsüne kapıldıklarında kontrolü zaten elden kaçırmış oluyorlar. Artık televizyon, ailenin oluşmasındaki formalitelerden, ailedeki rollerin bölüşülmesine, aile bireyleri arasındaki ilişkilerin düzenlenmesine, ana babanın çocuğa yaklaşımına, çocukların ebeveyne karşı tutumuna kadar hemen her konuda belirleyici ve yönlendirici durumundadır.

 Televizyonun hüküm sürdüğü toplumlarda bireylerin eş tercih etme biçimleri bile televizyonun yönlendirmesiyle olmaktadır. Televizyon kişilere, eşlerin nasıl seçileceğine, hangi özelliklere sahip bireylerin kimlerle aile bağı kurabileceğine dair pek çok şeyi fısıldamaktadır. Çalışan kadın, bilmem hangi Hollywood filmindeki gibi sarışın ve mavi gözlü bir eş, çocuğa bakabilecek ve geceleri kendisiyle birlikte uyanabilecek erkek eş, cazibeli kadın eş, atletik vücutlu, yakışıklı ama sevecen eş, birbirlerinin özel hayatlarına karışmayan özgür eş… Hepsi televizyon tarafından ortaya konmakta, daha doğrusu dayatılmaktadır.

 Televizyon yayınlarını izleme mekânı, çoğunlukla evlerdir. Bu mekân bildik bir mekândır; bildik, tanıdık eşyalarla ve nesnelerle dekore edilmiştir, evcilleştirilmiştir. Televizyon bizi aileye mahkûm etmektedir, daha doğru bir ifadeyle eve hapsetmektedir. Böylece televizyonun kendisi de tıpkı bir kullanım eşyası gibi ev eşyasından birisi haline gelmiş olmaktadır.

 Ailenin bütün bireylerinin birlikte olduğu saatler televizyonun en yoğun izlendiği kabul edilen saatlerdir. Buna bakarak, televizyonun aile bireylerini bir araya getirdiği düşünülebilir. Fakat bu biraradalık sadece biçimden ibaret kalmaktadır. Aile bireyleri fiziksel olarak yan yana oturmaktadır. Ancak onlar aynı anda bambaşka dünyaların derinlikleri içinde, birbirlerinden habersiz bir biçimde kaybolup gitmektedir. Çünkü televizyon, onların her biri için ayrı ayrı büyülü hayal dünyaları kurmakta, onları bu dünyaların girdabına çekmektedir. Televizyonla birlikte diyalogları iyice azalmış olan aile bireyleri, birbirlerinden iyiden iyiye uzaklaşmış dünyalarında, izledikleri aynı imajlar hakkında diğer üyelerle aynı şeyleri düşünme ve hissetme gereği duymamaktadırlar. “Bütünleşmeyi sağlayan sağlıklı ailelerde çocuklar ve güvenilir arkadaş grubu oluşturabilen çocuklar zamanlarını televizyon karşısında geçirmek arzusunu daha az göstermekte, ailesiyle bütünleşmeyen veya problemi olan çocuklardan daha az, filmdeki kahramanların davranışlarını taklit etmek istemektedirler.” (Sedat Cereci, Televizyonun Sosyolojik Boyutu)

 Eski aile yapısının referansları olan aile büyükleri, bugünün televizyon toplumunda önemini çoktan yitirmişe benziyor. Birbirlerini televizyonun ölçülerine göre seçen aile bireyleri, bu sefer de aile düzenlemesini ve ev dizaynını da televizyonla biçimlendirmek durumunda kalacaklardır. Koltuk takımlarından ev badanasına, mutfaktaki konserve kutularından banyodaki deterjan markalarına (Çünkü Ayşe Teyzesi öyle salık vermiştir.), üç açılı diş fırçalarından birkaç çeşit diş macununa vs. bilumum ihtiyaçlara(!) kadar belirleyici olan yegâne mercii yine televizyondur. Modern insanın her türlü ihtiyacını televizyon belirlemektedir. Bu ihtiyaçların ne olduğunu ve ne kadarını temin etmek gerektiğini de televizyon öğretmektedir. “Sen âşık değilsin, âşık olursan ben sana söylerim.” yaklaşımı tam da televizyonun yerleştirmeye çalıştığı mantıktır. İfade yerindeyse televizyon, modern insanın “elektronik bilge”si olmuştur.

 Heidegger “Kamera, izleyiciye yöneltilmiş bir silahtır.” derken, Paul Virilio da aynı gerçeği “Silah çekmekle film çekmek aynı şeylerdir.” sözleriyle dile getirir. Kontrol gücünü elinde bulunduran egemen güçler, kamerayı, sinemayı, gazeteyi ve bütün medya organlarını manipülasyon aracı olarak kullanmaktadırlar. Belli güç odakları, üçüncü dünya insanının hayatlarından yaşam devşirmeye çalışmaktadır. Kültür emperyalizmini programlı bir şekilde gerçekleştirmeye çalışan egemen güçler belli ki kalkış noktası olarak kendilerine “Ey insan, yükselmen lazım, yükselmen için de başkasının omuzlarına basman lazım.” düşüncesini kabul etmişlerdir.

 1993 yılında, Sudan’da bir metre arkasındaki akbabadan emekleyerek kaçmaya çalışan, açlıktan bir deri bir kemik kalmış yedi yaşındaki kız çocuğunun fotoğrafını çeken Keven Carter, onu kurtarıp kahraman olacakken, insanlığını mesleğine feda etmişti. Trajik bir fotoğraf için bir kez deklanşöre basmak Keven Carter’a Pulitzer Ödülü’nü kazandırmıştı. Sonra oradan geçip gitmişti. Peki daha sonra ne mi oluyor? İnsanlığını hatırlıyor, vicdan azabı duyuyor ve ikinci bir yanlışa kalkışıyor: intihar! Ayaklar altında ezilen insanlarla omuzlar üstünde yükselmeye çalışan insanların hikâyesi bu. Elindeki araçları kendisinden olmayan herkese bir silah gibi doğrultan beyaz adamın masum ve korumasız insanların sırtlarından hayatlar çalmaya çalışmasının trajik bir hikâyesi…

 

Medya ve Dil

 Kitle iletişimin en dinamik aracı olan televizyon, genelde bütün medya, gerçek bir sömürü vasıtası olarak kullanılmaktadır. Gerçekler hiçbir zaman filtresiz verilmez. Hedef kitleye hem bir düşünce biçimi hem de bir bakış açısı kazandırılır. Medyanın hedeflediği topluluklar yönlendirilmiş ve kurgulanmış bireylerden oluşmaktadır. Medya gerçekleri dezenformasyona uğratırken dilin retorik unsurlarından da son derece istifade eder. Dizilerdeki dilin incelmesini, sanata büründürülüp sunulmasını bir dereceye kadar anlamak mümkünse de reklamların ve haberlerin dilini aynı şekilde yorumlamak mümkün görünmemektedir. Edebiyatın ve şiirin bütün imkânlarından yararlanılarak hazırlanan reklam filmleri ile haber bültenleri aslında düşünce oluşturucu egemen güçlerin, ne insana, ne gerçeklere, ne ilme, ne de sanata asla değer vermediklerinin kesin bir kanıtıdır. Kullanılan dil, tamamen uydurmadır. Ölçülü, âhenkli, secili ve aliterasyonlu bir şiir dili ile tahkiye tekniğinin kullanıldığı dil, duyanları kendisine hayran bırakacak derecede cezp edicidir. Büyük şirketler, imal ettiği malı pazarlayabilmek için sanatkâr bir üslûba ihtiyaç duymaktadır. Bugün birçok reklâm şirketinde şairlerin, müzisyenlerin, yazarların çalışması bu yüzdendir. Reklâm şirketleri malı daha albenili sunabilmek, estetik değerini artırabilmek adına şiirin abartma, imaj ve ritim gibi imkânlarından yararlanır. Bu imkânlar şiirde insanî ve duyarlıklı bir fonksiyon üstlenirken, reklâmlarda aynı fonksiyonları icra etmez. Reklâmlarda şiirsel ögeler insanları duyarsızlaştırırken şiirin kendisinde duyarlı hâle getirir.

 Bir yanıyla bakıldığında film, dizi ve reklamlarda kullanılan dilin sanat değeri taşıması izleyiciye duyulan saygı ve Türkçeye gösterilen ihtimam olarak algılanabilir pekâlâ. Ama öyle değil. Esasında bu yapılan dili, edebiyatı kendi menfaatlerine alet etmekten başka bir anlam taşımaz. Zira televizyon, edebiyatın imkânlarını kullanırken aslına sadık kalmaz. Edebî eserleri filme uyarlarken eserin dilini muhafaza etmek diye bir kaygıları olmaz. Eserdeki tahlilleri, tasvirleri ve ayrıntıları genelde dışarıda bırakır. Sadece olay ağırlıklı bir aktarım söz konusudur. Televizyon seyircisi ortalama bir seyircidir ve bu tür ayrıntıların heba edildiğini kavrayamaz. Olayın izini süren seyircinin zihni zaten denetim altındadır. Kitaplarla bağını çoktan koparmış izleyici, filmin eserin aslına sadık olup olmadığını da düşünmez, düşünemez. Kıyas yapabilecek bir seviyede değildir çünkü. Filmin tahkiye metodunu kullanması seyirciyi eserin kendisine ve kitaplara da götürmez. Bilakis, var olan küçük küçük okuma heveslerini de tırpanlar. Kaç kişi vardır, Çalıkuşu filmini izleyip de kitabına merak salan? Sefiller filmini izleyip de romanı ve Hugo’yu araştırmaya koyulan?

 Televizyona endeksli düşünceler taklit kurbanıdırlar. Taklit ağına düşen insanların ise kendi hayatlarını düzenlemeleri beklenemez. Medyanın istediği insan tipi kendiliğinden oluşmuş oluyor. Edebî eserle televizyon filmi arasında mukayese yapmak doğru bir yaklaşım değil kuşkusuz. Yalnız kullanılan tekniklerin edebî bir özellik arz etmesi sebebiyle buna gerek duyulmuştur. Edebî eserde okuyucuda diri, uyanık bir bilinç aranırken, film izleyen seyircide bunlar aranmaz. Edebî eserdeki tahkiye ile okuyucu arasında birbirine “katılış” varken; televizyon seyircisi bir “kendini unutuş ve kaptırış” içerisindedir.

 Tahkiye tekniğinin kullanıldığı programlar bunlarla da sınırlı kalmaz. Gittikçe yaygınlaşan, kanalların en ciddi ve vitrin diye kabul edilen “haber bültenleri” de bu üslûpla çıkmaktadır izleyici karşısına. Arka fonda çalan müzik eşliğinde okunan bir haber metni ile dramatize edilmiş görüntüler birleştiğinde olay seyircinin gözü önünde oluyormuş etkisini uyandırmaktadır. Aslında gözü önünde olan bir şey yoktur; görülen şey, kameranın, kamerayı tutanın ve bunları yönetenin bize göstermek istediği şeydir. Burada “Kamera, izleyiciye yöneltilmiş bir silahtır.” tespitini yeniden hatırlamak gerekiyor.

 Türkçeyi kullanırken Türkçeyle pek ilgisi olmayan bir dil üretti medya. Dil yozlaştı ve koflaştı. Dizilerde, reklamlarda, hele magazin programlarında Türkçe hariç bütün diller konuşulur oldu. Ne idüğü belirsiz bir dil türedi. Dilsizleştik millet olarak. Dilsizleşince gönül dünyamızı da kaybettik. Dilden gönle akan çağlayanlarımız kurudu. Tamamıyla ideolojik argümanlarla “hoca camide, hoca camide” plâkını takıp “hoca”daki aydınlığı, asaleti, derinliği, te’dip ediciliği görmezden gelen güruh, bunun yerine bal gibi de ideoloji kokan, kısır ve sığ “öğretmen” kelimesini dayatıyor. Ama aynı militanvari duruş ve hassasiyeti öztürkçe olan kelimelere karşı bile sergileyemiyorlar. Bize ait ne varsa hepsini başkalarıyla değiştirmeye çalışıyorlar. Onlar sayesinde hoca öğretmenleşti, talebe öğrencileşti. Cemil Meriç, öğretmen kelimesi için “Ne soğuk, ne haysiyetsiz, ne çirkin kelime!” nitelemesinde bulunur. Medyanın dayattığı dil de aynen böyledir. Soğuk, haysiyetsiz ve çirkin. Kaybolan sadece kelimenin kendisi değildir. O kelimeyle beraber bir kültür, bir irfan ve bir geçmiş de kaybolmuş oluyor. Geçmişe ait hafızalarımız siliniyor. Uydurulan, dışardan ithal edilen her dil, uyduruk ve yabancı bir kültürü sokuyor hayatımıza. Dağarcığımız, “kargo kültürü” dolu yediden yetmişe. Küfürler, argolar, reklam sözleri, simültaneler dili ortadan kaldırıyor. “Çocuklar, “herıld yani”, diyorlar; “okeyleyip” “oley” çekiyorlar. “Paparazzili” konuşuyorlar. Zaping, dinazorus, star, show, flash, metro, fulltime, lesig, online, realityshow gibi yığınla kelimeyi binlerce tekrarla insanların zihnine yerleştiren televizyon, insanları kendi dilinden uzaklaştırmaz da ne yapar? Yabancı dil hayranlığını teşvik etmez de ne yapar?” (Televizyon ve Edebiyat, Mehmet Narlı, Türk Dili Dergisi, sayı 592)

 “Batının her hastalığını ithale memur bir anonim şirket” gibi çalışan aydın-sanatçı grubu da dilin yozlaşmasına çanak tutmaktadır. Dildeki tahribat ve tahrifatı bilimsel(!) ifadelerle izaha kalkışıyorlar. Dil terbiyesinden yoksun ve serâzât bir tavır takınan bu sorumsuz aydın takımına sorarsanız, mazeretleri dünden hazırdır: “Seyirci/okuyucu böyle istiyor.” Unutulmamalı ki seyirci veya okuyucu böyle istiyorsa, bu isteği onlarda uyandıran güç de kendileridir. Paketlenmiş hayaller, paketlenmiş hayatlar ve paketlenmiş ihtiyaçlar listesi sunmakta pek mahir olan medya, özellikle de televizyon, paketlenmiş bir dil de sunabilir pekâlâ. Sunuyor da zaten. Bizdeki televizyon, toplum olarak kendimizden kaçışın, özümüzle bağlarımızı koparışın senaryosunu yazmakta ve oynamaktadır. Dil - düşünce ve yaşam tarzı arasındaki münasebeti çok iyi bilen medya, işe dilin temel taşı ve bizzat kendisi olan kelimeleri tahrif etmekle başlamıştır. Ünlü filozof Konfüçyus, devletin başına geçecek olsaymış ilk önce dili düzeltmekle işe koyulacakmış. Dili ve kelimeleri… Çünkü o bilgeye göre, dil düzelirse düşünce düzelir, aile düzelir, toplum düzelir.

 Dil, bir toplumun hafızasıdır. Hafızaları alınan bir toplumun alınacak başka şeyi kalmamış demektir. Sözün hülâsasını Cemil Meriç söylüyor: “Argo, korkunun ördüğü duvar; uydurma dil, şuursuzluğun, tarihten kaçanların. Argo, yaralı bir vicdanın sesi; uydurma dil, hafızasını kaybeden bir neslin. Kâmus bir milletin hafızası, yani kendisi; heyecanıyla, hassasiyetiyle, şuuruyla. Kâmusa uzanan el, namusa uzanmıştır.”

 

Sonuç Olarak

 Hayatın bir mücadele olduğunu söyleyerek başlamıştık mülâhazamıza. Ve her çağın kendine özgü sorunlarının/zorluklarının olduğunu ilave etmiştik devam eden cümlelerimizde. Sorunlar çözmek içindir, zorluklar baş etmek için. Yığınla meselenin bizi bekliyor olması gözümüzü korkutmamalı. Medyanın azgın saldırıları bizi yıldırmamalı, sindirmemeli. Batı’nın hegemonyası karşısında kaç yüzyıldır çaresiz kaldıysak bu hep böyle gidecek anlamına gelmez kuşkusuz. Ümmet olarak zillet derekesine düşmüşlüğümüz sırf kendi ellerimizle ettiklerimizin bir neticesidir. Bu hayat, bir mü’minin kaderi olamaz asla. Makûs gidişat bir gün son bulacaktır. Ümitvar olmak lazım. Ümitvar olmak için çok sebebimiz var çünkü. İmanımız umut demek değil midir?

 Medya kötülük saçıyor. Dilimizi, dinimizi, kimliğimizi bozarak zihinlerimize Batılı hayat tarzını enjekte ediyor. Ruhları alınmış yeni bir dil, yeni bir din ve yeni bir kimlik var etmeye çalışıyor. Batı bizi, nereden vurduysa biz de oradan başlayacağız mücadelemize. Başta tasavvurlarımızı düzelteceğiz. Düşüncelerimizi gözden geçireceğiz. Dilimizi temizleyeceğiz. Kalplerimizi kirlerinden arındıracağız. Kitaba sarılacağız. Vahyin kılavuzluğunda yürüyen peygamberlerin ayak izlerine basa basa ilerleyeceğiz. Gerçek bir medeniyet olan ailelerimizi inşâ edeceğiz. Tüm aile fertlerimizle “Gerçek bir mirâç olan namazın kesin ve ödün vermeyen saflarından geçeceğiz.” Yarınların teminatı olan çocuklarımızı eğiteceğiz bu medeniyet beşiklerinde. Ve sonra baharlar gelecek, güller patlayacak tomurcuklarında. İşte o zaman şafak yakındır. Kalkacak ve yürüyeceğiz…

MEDYA VE İKTİDAR İLİŞKİSİ

 

Her toplumda bası başlangıçta dini daha sonra da siyasi otoritenin düşüncelerin özgürce ifade edilmesini engelleyen çeşitli baskı , sansür veya doğruda yasaklarıyla karşı karşıya kalmıştır .

bu yüzden de basının yani medyanın siyasi otoriteye karşı sürekli bir varoluş mücadelesi vermesi gerekmiştir.

Basın sınırsız özgürlük ister siyasal iktidarlarsa basını hiç olmazsa yasal çerçeveler içinde tutma amacı güderler.

Özgürlüğün “ siyasal iktidar – kişi ilişkisi” kavramı içinde ele alındığı çağdaş demokratik rejimlerde devlet , kişi özgürlüklerin sağlayacak toplumsal yapıyı korumakla yükümlü aygıt olarak tanımlanmaktadır. Buna göre kişi, anayasal düzene uygun düşünmek zorunda değildir. Anayasaya ve kanunlara uygun davranmam, düzeni anayasada yer almayan yöntemlerle değiştirmeye kalkmamak zorundadır.

 Söz konusu bu durum, anayasal kurallar içinde düzeni değiştirmeye yönelik düşünceleri de özgürce dile getirmeye engel değildir.

Bu çerçevede düzeni değiştirmeyi amaçlayan düşünce ve görüşlerini de özgürce açıklanmasını siyasal iktidarda içinde olmak üzere her kurum ve kuruluşun özgürce eleştirilmesini , halkın haber almasını, öğrenmesini, olaylar ve sorunlar üzerinde düşünmesini sağlayacak araç basın yayındır(medya).

Dolayısıyla bir ülkede anayasa ve yasalarla düşünceye sınır getirilmesi, gazetecilerin , yazarların yazarken , haber verirken ceza korkusuyla kendi kendilerini denetlemeleri sonucunu doğurur.

Bu denetleme de düşüncenin özgürce açıklanmasına engel olacağından , “dolaylı sansür” anlamına gelir. Basının özgürce çalışmasını engelleyecek her şey, örtülü veya gizli sansür olarak kabul edilmektedir.

Medya ve iktidar veya siyaset ilişkisi kimi zamanlar ülkeler için sıkıntılı zamanlara neden olmuştur.

Bazı sıkıntılar yaşanmasına  rağmen medya ve iktidar genelde birbirini tamamlayıcı, birbiriyle uyumlu bir şekilde hareket etmişlerdir.

Medya iktidarlar yaratabildiği gibi iktidarları da yıkabilmektedir.

Buna şöyle bir örnek verebiliriz. “Yine aynı şekilde, medya bireylerin siyasi tutum ve davranışlarını, özellikle de oy verirken siyasi tercihlerini çok ciddi boyutlarda etkilemeyebilecek bir güce sahiptir.

Bu konuda önemli araştırmalara imza atmış bir araştırmacı olan Rivers (1982), Amerikan medyasını “ikinci hükümet” (second government) olarak nitelendirir.

Haber medyası, yalnızca bireylerin siyasi yönelimlerini etkilemekle kalmaz aynı zamanda, siyasi karar verme mekanizması, siyasi liderler ve hükümet üzerinde de çok etkin bir baskı gücü oluşturur.

Rivers’ın da vurguladığı (1982, 213) gibi, hükümet politikaları şekillendirilirken, diğer bazı toplumsal güçler gibi medya da, yönlendirici ve şekillendirici bir güç olarak önemli roller oynar.

Ülkemizde 1980’li ve !990’lı yıllarda yaşanan siyasi ve toplumsal olaylar hatırlandığında bu konu çok daha anlaşılır bir hal alacaktır.” 

Böyle güçlü bir aracı yönetime gelen iktidar sahipleri de elbette kontrol etmek isteyeceklerdir.

Bu anlaşabildikleri oranda uyum içinde olacaktır. Fakat işler tersine dönünce iktidar sahipleri kimi yasalarla medyayı baskı altına alıp ve bunu çeşitli sebeplerle meşrulaştırma yoluna gidiyorlar.

Mesela; ”Türk aile yapısına, genel ahlaka, kamu düzenine aykırı ve zararlı içeriklerini gündeme getiriyorlar. Burada önemli olan nokta, bütün bu iddiaların, siyasal otoriteler tarafından yasaklamacı bir anlayışı meşrulaştırmak üzere kullanılması.” (İNAL, Ayşe(2003), Medya ve Toplum, Ips İletişim Vakfı Yayınları, İst.)  Ekonomik nedenler, ulusal güvenlik, dış ilişkiler vs. gibi nedenlerde bunların içinde sayılabilir. Ve bunun inkar edilecek bir yanı yoktur.”Sözgelimi, siyasal iktidarların medya üzerinde doğrudan baskı kurarak etkilemeye çalıştıkları bilinen bir  gerçektir.”( NALÇAOĞLU, Halil.(2003), Medya ve Toplum, Ips İletişim Vakfı Yayınları, İst.) “1990’ların başına damgasını vuran körfez savaşı’nda Amerikan federal hükümetinin ve Pentagon’un habercileri nasıl bir kısıtlama içine soktuklarını hatırlıyoruz.” ”( NALÇAOĞLU, Halil. (2003), Medya ve Toplum, Ips İletişim Vakfı Yayınları, İst.)

Yakarıda verilenler gösteriyor ki medya ve iktidar hep bir ilişki içinde bu ilişkiyi biraz daha açacak olursak şunları söyleye biliriz. Medya ile siyasi partiler arasındaki ilişkilerin iki ana başlık altında ele alınabileceğini ortaya koymaktadır;

1.  Ekonomik İlişkiler,

2.  İdeolojik İlişkiler.

Medya elitleri ile siyasi elitler arasındaki ilişki, karşılıklılık esasına dayanır.

Grant (1995: 84-88) medya ile onun siyasi ve toplumsal çevresi arasındaki ilişkileri etkin bir şekilde ortaya koyar.

Medya ile siyaset arasında kurulu olan bu “al gülüm, ver gülüm” ilişkisi, özellikle iktidardaki siyasi elitler ile medya arasındaki ilişkilerde daha bir kolaylıkla gözlemlenebilir.

En basit olarak medya,  bir siyasi partiye o partinin basın-yayın organı gibi hizmet edebilir.

O partinin sesini kamuoyuna duyurarak, sıklıkla destek verdikleri siyasi grubun belirli konulardaki temel görüş ve fikirlerine, partinin ideolojisi ve politikalarına uygun doğrultuda yayınlar yaparak, o parti lehine kamuoyu yaratmak yolunda önemli hizmetler  yerine getirebilirler.

Yine aynı tür hedefler doğrultusunda medya, destekledikleri partinin rakibi siyasi partiye ya da partilere saldırarak, onların aleyhinde yayın yapıp karşıtı fikirleri destekleyerek de yine yandaşı oldukları partinin kamuoyundaki popülaritesini ve oy potansiyelini arttırma amacına yönelik hizmetler yerine getirebilir. 

Bir siyasi parti, medyanın da desteği ile iktidara geldiğinde, bedel ödeme sırası, o siyasi partiye gelecektir.

Elde ettiği iktidar nimetlerinin hiç değilse bir kısmını, seçim döneminde kendileri için yapılmış olan paha biçilmez hizmetlerin karşılığı olarak, destekçileri ile paylaşmak, olağan bir görev olacaktır onlar için: Yeri geldiğinde çok cazip koşullarda kredi kanalları açılacak, kimi zaman destekçiler aleyhine sonuçlar doğurabilecek yasal düzenlemelerin parlamentodan geçmesini engellemek için canla başla çalışılacak, bazen de sadık dostlar lehine gelişmeler doğurabilecek yasal düzenlemelerin bir an evvel hayata geçirilmesi için elden gelen esirgenmeyecektir.

Ya da, yine vefa borcunun bir gereği olarak, kamu sektörüne ait kuruluşların reklam ve tanıtım bütçelerinden ayrılacak cömert paylarla yapılan hizmetlerin karşılıkları fazlasıyla ödenecektir. 

Kuşkusuz medya, toplumdaki etkin güçlerden yalnızca bir tanesidir.

Bu toplumsal güçler birbirleriyle yakın etkileşim ve ilişki içindedir.

Nasıl ki medya, hem toplum hem de öteki toplumsal güçler üzerinde bir etkileme gücüne sahipse, böylesi toplumsal güçler de medya üzerinde belli bir etkileme gücüne sahiptir.

Özellikle “iktidar elitleri” olarak da tanımlayabileceğimiz politik gücü ellerinde bulunduran siyasi elitler, en azından potansiyel olarak, medya üzerinde büyük bir baskı oluşturabilme ve medyayı kontrol altında tutabilme gücüne sahiptirler.

İktidarın, medya üzerindeki bu etkileme gücünü, zaman zaman farklı şekillerde kullandıklarına sıkça tanık olunur. Hatta, yasama gücünü elinde bulunduran bu siyasi elitler, “gizlilik” ya da “ulusal güvenlikle ilgili” gibi gerekçeleri de kullanarak, isterlerse medyanın haber alma ve bilgi toplama özgürlüklerine sınırlamalar da getirebilirl

İktidar elitlerinin medya, özellikle de televizyon kuruluşları üzerinde uyguladıkları bu türden baskılara az yada çok, gelişmiş ya da gelişmekte olan her toplumda rastlamak mümkün.

Etzioni’nin de vurguladığı gibi (1993: 183-4), hükümetler tarafından, televizyon programlarına kimi zaman kısmi sansür uygulandığına, bazen de kimi programların yayından kaldırıldığına yada yayının tamamen yasaklandığına, İngiltere’den Amerika’ya bütün gelişmiş toplumlarda rastlanır.

Aynı değerlendirmeler, hiç kuşku yok ki ülkemiz için de geçerlidir.

Yayınları kısmen yasaklama veya programları tamamen yayından kaldırma türünden uygulamalara ülkemizde de, özellikle de 1980’li ve 1990’lı yıllarda sıklıkla tanık olunmuştur. 

İngiliz hükümetinin, İrlanda Kurtuluş Ordusu’nun (IRA) liderlerinin yalnızca fikirlerinin değil görüntülerinin bile yayınlanmasına çok katı yasaklar koymuş olduğu herkesçe bilinir.

Yine İngiltere’de, 1988 yılında Thatcher hükümeti döneminde, yirmiyi aşkın kişi, “Kamu Sırları Kanununu” (Official Secrets Act of 1911) ihlal suçunu işledikleri gerekçesiyle kovuşturma geçirmiştir.

1990 yılı başlarında da bu yasada yeniden bir düzenleme yapma yoluna gidilerek yeni bir “Kamu Sırları Kanunu” hazırlanmıştır. Etzioni’nin de vurguladığı gibi (1993: 184), yine İngiliz hükümetleri BBC’nin etkin yönetim birimlerine ve yönetim kurulu üyeliklerine, kendi hükümet politikalarına ve siyaset anlayışlarına sempatisi olan bireyleri atayarak, medyayı kontrolleri altında tutma yöntemini sıklıkla kullanmışlardır.

Buradan da anlaşıldığı gibi egemen güçler bir şekilde medyaya müdahalede bulunup oluşabilecek kötü sonuçlara önceden önlem alma istediği duyuyorlar ve bu da bizim karşımıza sansür olarak çıkıyor.

Bütün bu yukarıda verdiklerimizden sonra devletle karşılıklı işbirliği içinde olup daha sonra bir anılaşmazlık içine düşen medya patronları veya medya kuruluşları dışında bu türden bir ilişki içinde olmayıp sadece görevi olan halkı bilinçlendirme ve halkın haber alma özgürlüğünü kullanabilmesini amaç edinen medya kurumları da bu tür baskılara maruz kalmaktadırlar ve bu kuruluşların daha kötü sonuçlarla karşılaşması da muhtemel sonuçlardandır.

Ama bir şekilde devlet kendi gücünü sürdürebilmek için her dönem bu tür engellemelere başvurmuştur.

Son dönemde ülkemiz de hükümet ve medya arasıda ki gerilim sansür söylemlerinin gündeme gelmesine neden olmuştur.

Çünkü her iktidar kaçınılmaz olarak küçük ya da büyük hatalar yapar. Medyanın görevi daha doğrusu varlık nedeni ise olup bitenleri ve tabii bu arada yapılan hataları kamuoyuna aktarmaktır:

Olayları ve olguları kamuoyuna aktarmayan medya yaşayamaz.

Tabii iktidara gelen parti hata yapmaya başlayınca, bu durum medya aracılığıyla kamuoyuna da yansır. Tam bu noktada, politikacıların demokrasi kültürsüzlüğü devreye girer ve iktidar, uygulamasındaki olumsuzlukları kamuoyuna yansıtan medyayı suçlamaya başlar. İşte medyanın suçlanmaya başlandığı bu nokta, iktidardaki partinin düşüşe geçtiği anı belirler.”( KONGAR, Emre (2004). “İktidar Medyaya Saldırmaya Başlayınca”, İst.)

Buradan da anlaşılacağı gibi ülkemizde iktidarın işleri kötü gitmeye başlayınca ve medya da bu kötü gidişi kamuoyuna duyurmaya başladığı zaman iktidar’ın ilk aklına gelen çeşitli sebepler öne sürerek sansür mekanizmasını devreye sokmaya çalışmaktadırlar.


MEDYA VE SANSÜR

Genel olarak ele almaya çalıştığımız medya – iktidar – sansür ilişkisini ele almadan önce Türkiye’de ki  sansürün tarihini kısaca vermek faydalı olacaktır.

Sansürün Kanlı Tarihi

Avrupa’da Gutenberg’in geliştirdiği baskı makinesi kullanılmaya başladıktan kısa süre sonra aynı teknik Yahudiler tarafından Osmanlı ülkesine de getirildi(1493-1504). Arap harfleriyle kitap basmaları ve kışkırtıcı yayın yapmamaları şartıyla, gayrı müslim azınlıklara basımevi açma izni verildi. Müslümanların basım işleriyle uğraşması üzerindeki devlet yasağı yaklaşık yirmi yıl sonra kaldırıldı(1727). Devlet çeşitli sebeplerle kitap, gazete ve dergi basımını geciktirdi.

Başlangıçta basım işlerinin yasa ve yönetmeliklerle düzenlenmesi yeterli görülüyordu.

Ancak özel basımevlerinin çoğalması ve gazeteciliğin gelişmesiyle mirlikte, basın-yayın etkinliklerini denetim altında tutmak için baskı ve sansür yöntemleri uygulanmaya başladı.

Bu amaçla çıkan yasalar gazetecinin tutuklanmasından sürgün edilmesine, gazetelerin toplatılmasından yayının yasaklanmasına kadar değişen ağırlıkta maddeleri içeriyordu. Aynı tutumun özü değişmeden günümüze kadar sürdüğünü söylemekte abartı yoktur.

Cumhuriyet döneminin demokratik hak ve özgürlüklerin askıya alındığı çeşitli evrelerinde de basın özgürlüğü hemen hemen bütünüyle ortadan kaldırıldı.

Öldürülen ilk gazeteci ,II. Meşrutiyet döneminde iktidarda ki İttihat ve Terakki Partisi’ne en sert muhalefeti sürdüren Serbesti gazetesinin başyazarı Hasan Fehmi’dir. Onu, Sadayı Millet gazetesi başyazarı Ahmet Samim’in öldürülmesi izledi ve günümüze kadar pek çok gazeteci siyasi nedenlerle öldürüldü.

Gazeteci cinayetleri genellikle ülkede siyasi iktidara muhalefetin arttığı, istikrarsızlık belirtilerinin çoğaldığı dönemlerde ortaya çıkmıştır.

Öldürülen gazetecilerin çoğunluğu iktidarla sert tartışmalar girmiştir. Bu cinayetlerde  çoğunlukla muhalif gazetecilerin öldürülmesi, faillerin yakalanamaması, kamuoyunda ve basın çevresinde devlete karşı güvensizlik ve kuşkuların doğmasına yol açar. Bu değerlendirme tarih ve dünya genelinde doğrudur.

Ne var ki  yıllardan beri , Türkiye’de olduğu kadar hemen bütün dünya ülkelerinde de gazeteciler , siyasi iktidarlar marifetiyle değil,terör örgütlerince düzenlene suikastlar sonucu can vermektedir.

 

 

 

NEDEN SANSÜR?

Her toplumda bazı başlangıçta dini daha sonra da siyasi otoritenin düşüncelerin özgürce ifade edilmesini engelleyen çeşitli baskı, sansür veya doğruda yasaklarıyla karşı karşıya kalmıştır.

Bu yüzden de basının yani medyanın siyasi otoriteye karşı sürekli bir varoluş mücadelesi vermesi gerekmiştir.

Basın sınırsız özgürlük ister siyasal iktidarlarsa basını hiç olmazsa yasal çerçeveler içinde tutma amacı güderler.

Özgürlüğün “ siyasal iktidar – kişi ilişkisi” kavramı içinde ele alındığı çağdaş demokratik rejimlerde devlet , kişi özgürlüklerin sağlayacak toplumsal yapıyı korumakla yükümlü aygıt olarak tanımlanmaktadır.

Buna göre kişi, anayasal düzene uygun düşünmek zorunda değildir. Anayasaya ve kanunlara uygun davranmam, düzeni anayasada yer almayan yöntemlerle değiştirmeye kalkmamak zorundadır.

Söz konusu bu durum, anayasal kurallar içinde düzeni değiştirmeye yönelik düşünceleri de özgürce dile getirmeye engel değildir.

Bu çerçevede düzeni değiştirmeyi amaçlayan düşünce ve görüşlerini de özgürce açıklanmasını siyasal iktidarda içinde olmak üzere her kurum ve kuruluşun özgürce eleştirilmesini , halkın haber almasını, öğrenmesini, olaylar ve sorunlar üzerinde düşünmesini sağlayacak araç basın yayındır(medya).

Dolayısıyla bir ülkede anayasa ve yasalarla düşünceye sınır getirilmesi, gazetecilerin , yazarların yazarken , haber verirken ceza korkusuyla kendi kendilerini denetlemeleri sonucunu doğurur.

Bu denetleme de düşüncenin özgürce açıklanmasına engel olacağından , “dolaylı sansür” anlamına gelir. Basının özgürce çalışmasını engelleyecek her şey, örtülü veya gizli sansür olarak kabul edilmektedir. .(Thema Laruusse(1993-1994). Syf. 442. Milliyet  Gazetecilik Aş. İst.)

İster demokratik olsun ister faşist, ister güçlü olsun ister zayıf, her iktidar muhalefet etmeyen, kendi dümen suyunda bir basın ister. Bunun için de örtülü ya da örtüsüz sansür uygular.

Sansür,  kamu yararı adına ahlakî, dinsel, ideolojik vs. değerlerin korunması için basın, edebiyat, sanat ve bilim alanındaki söz, yazı veya resmin gösteriminin, dağıtımının hükümetçe önceden izne bağlanması, denetlenmesi veya tümden yasaklanması olarak tanımlanmaktadır.

Tarihte ilk sansürün nerede uygulandığı bilinmese de, sınıflı toplum düzenine geçilmesi ve devletin ortaya çıkmasıyla birlikte sansürün de başladığı söylenebilir.

Eski Yunan’da Sokrates’ın düşüncelerinden dolayı yargılanarak idam edilmesi bilinen ilk ve en kaba sansür örneği olarak zikredilmektedir.

Sansür, Türk tarihinde de eksik olmadı.

Osmanlı’nın mutlakiyet döneminde fetva ve fermanlar ile uygulanan sansür Tanzimat döneminde Matbuat Nizamnamesi (1864) ve Âli Kararnamesi (1867) ile, Meşrutiyet döneminde Encümen-i Teftiş ve Muayene Heyeti (1881) eliyle kurumsallaştırıldı.

II.Abdülhamit (1876-1908) döneminde öndenetim ve kapatmayı da aşarak, sözcük yasaklarıyla akıl ve mantık sınırlarını zorlayan boyutlara ulaşan sansür 1908 ihtilalinde kalktıysa da özgürlük dönemi bir yıl bile sürmedi. Sadece bir yıl sonra geri gelen yasal sansür 1909 yılında başlayan silahlı sansürle desteklendi; yakın yıllara kadar süren silahlı sansür uygulamasında onlarca gazeteci yazar öldürüldü.

Yasalarla düzenlenen sansür, medyanın yazmasına, göstermesine izin verilen alanı belirler.

Yasaların öngör(e)mediği alanlarda ise oto sansür gerekli perdeleme ve karartma işlevini yerine getirir. Oto sansür maddi temelini, medya sermayesinin siyasi iktidar ile kredi ve ihale ilişkilerinde bulur.

İdeolojik düzlemde ise, sermaye medyası zaten burjuvazinin siyasal, ideolojik ve ekonomik çıkarlarının belirlediği çerçeve içerisindedir.

Bu çerçevede, patron ve yüksek maaşlı yöneticileri grubun ekonomik çıkarlarını elde etmek için siyasi iktidarın uydusu haline gelir; dünyaya sermayenin ve devletin gözlüğüyle bakan maaşlı fikir işçisi de politikacıyla birlikte ülke yönetimine ‘katılır’, ekonomi bakanıyla birlikte ekonomiyi ‘yönetir’, dışişleri bakanıyla birlikte dış politikaya ‘yön verir’, polisle birlikte operasyonlara katılıp sanıkları sorgular, askerle birlikte karşı pusuya yatar…İşçi sınıfı hareketinin veya sermaye egemenliğini rahatsız edecek toplumsal bir hareketin varolduğu koşullarda da sermaye medyası, patronu ve işçisiyle birlikte düzeni savunma misyonunu üstlenir.

Medyaya atfedilen kamu gözcülüğü misyonu, kapitalist düzende asla gerçekleşmeyecek bir kuruntudan ibarettir.(Medya İzleme Raporu, Nisan 2004)

Bu tanım dışında devletlerin ne tür sansürlere baş vurduklarını da vermemiz gerekmektedir.

Bu bizim, devletlerin neden sansüre ihtiyaç duyduğunu anlamamıza yardımcı olacaktır.

John Keane’nin “Medya ve Demokrasi” adlı kitabında anlatılanlara göre birbiriyle bağlantılı 5 siyasal sansür türünden bahseder bunları “ideal tipler” olarak sunar ve aşinalık sırasına göre inceler.

1) Olağanüstü hal erkleri: hükümetlerin, medyanın bazı bölümlerini zorbalıkla sindirerek yola getirme girişimleri talimatlar , tehditler, yasaklamalar ve tutuklamalarla Batı demokrasilerinde de kendisini hissettirmeye devam ediyor.

Bu türden siyasal baskı teknikleri ikiye ayrılıyor:( Amerikan anayasa çevrelerince adlandırıldığı üzere) Ön engelleme denince akla söz konusu yayının (sözlü, görsel yada basımlaş) devlet yetkililerince önceden denetlenmesi geliyor ki bunu kapsamına, hükümet sözcüleriyle dostça konuşma kokteyllerden , basit isteklere, telefonla yapılan uyarılardan zorunlu ve ihtiyari kuralların konulmasına kadar  resmi yada gayrı resmi tüm yollar giriyor.

Yayım – sonrası sansür ilk baskı aşamasından dağıtıma kadar uzanıyor.

Bu , sivil topluma daha önce ulaşmış yayınlara karşı yapılan yasal girişimleri de kapsayabilir.

Sonucu, kitapların yada görsel malzemenin ( fotoğraflar yada resimler, filmler ve videolar) yasaklanması , parçalanması , yakılması, yeniden sınıflandırılması yada toplanması olabileceği gibi, o malzemenin üretildiği teknik araçlara el konması da olabilir.

Yayım sonrası sansür gazetelerin, basımevlerinin, radyo ve televizyon istasyonlarının kapatılması sonucunu da doğurabilir.

Kimi “devlet aleyhtarı” örgütlerin yasaklanmasına , gazetecilerin bu gibi örgütlere duydukları sempatiyi açıkladıkları için  “terörizmi hoş görmek”le suçlanarak sansür edilmelerine ve cezalandırılmalarına yol açabilir.

Özellikle  bunalım dönemlerinde, medya üzerindeki siyasal baskının bu iki alt kategorisi çoğu kez birleşir.

2) Silahlı gizlilik: Modern devlet erki gizlilik perdesine saklanmış polise ve askeri organlara dayanarak başarılı olur.

Bunun nedeni açıktır: Devlet yetkililerinin yeril ve yabancı hasımlarını atlatmalarının en iyi yolu, onların etkinliklerini (kendileri gözetlenmeden) gözetleyerek ne yapacaklarını öğrenmeleridir.

”Baskıcı devlet kurumları” nın palazlanmasının ardındaki bu dinamiği 20. yüzyıl demokrasilerinde açıkça görebiliriz.

Gizlilik , kurnazlık ve örgüt içinde zorunlu tek görüşlülüğe dayanan polis ve askeri aygıtlar demokratik devletlerin normal özellikleri arasındadır. Bunlar aynı zamanda siyasal demokrasiye ve iletişim özgürlüğüne taban tabana zıttır.

3) Yalan söylemek: Siyasette yalan söylemek demokratik “ve diğer” rejimlerin özelliklerinden biridir.

Son yıllar içinde “olguları bozma yöntemleri” iki yeni yöntem eklendi siyasal yalan söyleme sanatı Madison Avenue halkla ilişkiler uzmanının tatlı sert yaklaşımını, “iyi niyetli kaçamağını” ve laf ebeliği taktiklerini benimsedi.

Nice hükümet sözcüsü tarafından her gün uygulanan sanat işte budur: eleştirmenleri yanlış yönlendirmek, sinirleri yatıştırmak, gazetecileri memnun etmek, toplum tarafından inanabilecek haberler üretmek.

Siyasal yalan söyleme sanatı bazen de profesyonel sorun çözümlerin teknokratik yöntemlerine sarılı olarak çıkıyor ortaya.

Vietnam Savaşı sırasında amerikan devletinin sivil ve askeri tüm katmanlarını mantar gibi sarmış olan rutin yalanlar bu öbeğin içindeydi: kendi mesleki geleceklerini düşünen aslar tarafından Washington’a sunulan “ gelişme raporları” tahrif edilmiş bombalama raporları ve “ara-bul-ve-yok et” operasyonlarının düzme ceset sayımları gibi…

Bu teknokratik yalan biçimi, modellerle ve varsayımsal senaryolarla besleniyor.

Kendisini kendi ürettiği varsayımların odasına kapatıp, tüm kapıları kapıyor ve tüm pencereleri örtüyor. Sağduyudan hiç hoşlanmadığı gibi, kazara olabileceklerden nefret ediyor.

Kuvvetini düşünce üreten araştırma kuruluşlarında, danışmanlarda, formüllerde ve maraton bilgilendirme kampanyalarında buluyor.

Birbiriyle en ilgisiz durum olay ve kişileri birleştiren ve görünüşe bakılırsa anlaşılır hale getiren sözde bir bilimsel  dil kullanıyor.

4) Devlet reklamcılığı

5) Korporatizm: 20. yüzyılda hükümetin işlevlerinin özel kesimin örgüt ağları tarafından yerine getirilmesi, pazarlık, ihsan yada sözleşme ile yapılması , sıradan bir olay haline geldi.

Kamusal önem taşıyan pek çok karar devlet yetkilileri, yasama organları ve pazarlar tarafından değil, toplumsal grupların temsilcileri yada sivil toplumun bu grupları ile devlet arasında yapılan uzlaşmalarla alınıyor.

Bu türden korporatist usuller devletin kendi işlevlerinden birçoğunu başlıca iktidar gruplarının siyasi erki paylaşmak için taleplerde bulunduğu sivil toplumun devlet dışı örgütlere aktarmasının sonucudur.

Böylece, devlet ile sivil toplumların sınırları iç içe geçti. Bu ikisi arasında “ kamu” yetkilileri ve devlet aygıtları ile “devlet-dışı” kurumların pazarlığı, itişip kakışması ve kaypak uzlaşmaları bulunuyor.

Korporatizm, çıkar grupları ve örgütlerine pazarlıkla resmi statü veren bir devlet müdahalesi sürecidir; bu statüyü kazanan grup ve örgütler kamu siyasetlerinin formüle edilmesi  ve/veya yürütülmesi görevini az yada çok ölçülerde yüklenmiş olurlar.

Korporatizm stratejik olarak önem taşıyan işlevsel grupları devletin içine taşırken – ve böylece sivil toplumun bazı bölümlerini ”politize” ederken – devletin etki alanını sivil toplumun içine uzatarak bazı devlet işlevlerini toplumsallaştırır”. Bu, karmaşık ve dinamik yollar izleyebilen çok katlı bir süreçtir.

Batı demokrasilerinin bu birbiriyle bağlantılı beş yönelimi kaygı vericidir. Bunlar gösteriyor ki, normal olarak ne yurttaşlara, ne kitle iletişim araçlarına karşı sorumlu ne de hukuk devletine tabi olan siyasal toplamı çoğalmaktadır.

Görülüyor ki devlet her zaman kendi lehinde olandan yana fakat demokratik ülkelerde olmaması gereken bu tür engellemelere başvurmuştur.(KEANE, John(1999). Medya ve Demokrasi. Ayrıntı. İst.) 

 

 

SONUÇ OLARAK

Ele aldığımız unsurlardan biri olan medya’nın görevi özünde devleti denetlemesi, doğruyu eğriyi topluma yansıtması gereken bir araçtır. Fakat bu çoğu zaman böyle olmamaktadır. Çeşitli sebeplerden ötürü yasaklarla mücadele etmek zorunda kalmıştır..

Medya’nın en büyük görevlerinden biri olan halkı doğru bilgilendirme görevi görülüyor ki bir şekilde sekteye uğramaktadır. Ve toplumların gelişmesinde, demokratikleşmesinde önemli bir rol oynayan medyadan bizim ülkemiz ve diğer modern ve demokratik toplumlarda yeterince yararlanamamaktadır.

Devlet denetiminden geçen onaylanmış bilgilerle yetinmek zorun da kalıyoruz.

Bizi yönetenlerin ve bize ait olan bir ülkenin gerçeklerinden mahrum kalıyor ya da mahrum bırakılıyoruz.

Sorumsuzca yapılan savaşlar bize ya meşru gösterilmeye ya da savaşın yıkıcı etkileri bizim dışımızdaymış bizden uzaktaymış gibi biz verdirilmeye çalışılıyor.

İktidarlar kendi güçlerini koruyabilmek adına insanların düşünüp sorgulamasına, ilerici fikir adımlarına karşı her zaman bir savunma içinde oluyor.

İktidarların bu yazının başlığı olan haber lama özgürlüğüne aslında ne kadar saygılı olabildikleri bu çalışmamızla sanırım ortaya çıkmıştır.

Yapılan bütün müdahaleler halkı kandırmaya ve göz boyama yöneliktir.

Demokratik  ve çağdaş bir ülke adına bu türden baskılara karşı birlikte mücadele etmeli ve ülkemizde doğru ve dürüst habercilik adına gerekli adımların atılmasına yardımcı olmalıyız.

İnsanların yasalarla kazanmış oldukları haber alma özgürlükleri yine farklı tasalarla kısıtlanmaktadır.

Bu türden baskılara karşı çıkan medya grupları veya bireysel mücadeleler bu türden baskılara gerekli cevabı vermekte yeterli olmamaktadır.

Peki haberden uzak kalmamız bize ne kaybettirir ya da gerçekten bir şeyler kaybeder miyiz?

Bu konuya şöyle yaklaşmak zannedersem açıklayıcı olacaktır. Bugün dünyamız da savaşlar olmakta bu savaşlar bize aslında gerçek amacını yansıtmayan  sözlerle anlatılmaya ya da anlattırılmaya çalışılıyor.

Bu ülke insanlarının kendi gerçeklerini diğer ülkelere ulaştırmalarına imkan verilmiyor. 

Bunun sonucun bu insanlar bütün dünyanın gözü önünde ölümle burun buruna yaşamak zorunda bırakılıyorlar.

Diğer taraftan savaşta çocuklarını kaybeden asker annelerinin feryatlarına ne demeli, gösterilenlere inanıp çocuklarına savaşa gönderip daha sonra cesetleriyle karşılaşan anneler.

Bütün bunlar bugün Amerika’nın dünyada oynadığı bir oyundan kısa sahnelerdi.

İşte bunlar bize sadece Amerika’nın bize aslında gösterdiklerinin arkasında olan olaylar.

Yine amerikanın ölen askerlerin fotoğraflarını yasaklatması, sanki oralarda her şey güllük gülistanlıkmış gibi vermeye çalışması.

Bir ülkenin feryatlarını duymamız engelleniyor neden!

İşte tüm yazımız boyunca vermeye çalıştığımız devletin çeşitli kılıflara soktuğu “sansür” yüzünden.

Peki biz bu durum içinde olsaydık acaba kendimizi nasıl hissederdik.

O zaman gerçekten özgür bir basına ihtiyaç duyar mıydık?

Zannedersem kimse buna olumsuz bir cevap veremeyecektir.

Kısaca, işte bu yüzden basın özgürlüğüne ihtiyacımız var.

Devlet güdümlü basının kimseye bir fayda sağlamadığını sanırım ortaya koyabilmişizdir

Dünya’da güvenilir bilgi alışverişinin sağlanamadığı bir ülkede insanlar veya dünyada toplumlar birbirleriyle nasıl sağlıklı iletişim kurabilirler.

Nasıl birbirlerinin sevinçlerini ve üzüntülerini paylaşabilirler.

Ve nasıl daha güvenilir bir dünya yaratılabilir.

 



ARAŞTIRMA

Türkiye’de ulusal gazetelerin habercilik etik’i incelenmesi.

 

KONU:18.12.2004 TARİHİNDE MUSUL’DA

ŞEHİT OLAN 5 ÖZEL TİMCİ İÇİN 21.12.2004 TARİHİNDE İÇİŞLERİ BAKANLIĞI ÖNÜNDE DÜZENLENEN DEVLET TÖRENİ

 

 

GİRİŞ

Projenin hazırlanmasının amacı:

Türkiye’de yayımlanan ulusal gazetelerin konu ile ilgili haber ve yorumlarının haber ve habercilik etik’i çerçevesi içerisinde incelenmesi.

İzlenilen yol ve yöntemler:

21.12.2004 tarihli , Türkiye’de yayımlanan ulusal gazeteler alınacak. Haber ile ilgili yazı küpürleri ve resimler kesilerek , bir pano üzerinde , farklı görüşlere sahip gazetelerin ve bu gazetelerin yazarlarının konuya olan yaklaşımı haber ve habercilik etik’i çerçevesinde ele alınacak.

Konu ile ilgili ek açıklama:

İncelenen gazetelerde kullanılan genel başlıklar;

 

 

Hürriyet Gazetesi

Haber 1. sayfadan “Devlet vedası” başlığı ve “Erdoğan, Musul şehitleri için “Irak’ın bütünlüğüne çalışan Türkiye bunun bedelini 80 evladıyla ödememeliydi” dedi.” alt başlığı, devletin üst kademesinde bulanan kişilerin fotoğrafı ile yayınlanmıştır.Aynı sayfada Başbakan Erdoğan’ın M.Akif Ersoy’dan okuduğu şiirden bahsedilmiş ve gazetenin köşe yazarlarından Ertuğrul Özkök’ün habere ilişkin yazısından bahsedilmiştir.

            Haberin 26.sayfada ki devamında ise “Akif’li veda” başlığı ve “Başbakan Erdoğan, Musul Şehitleri’ni İstiklal Marşı’nın yazarı, ünlü şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un şu dizeleriyle uğurladı:” ve “Tolon Paşa’ya,ABD’den yanıt: Bizi sorumlu tutmak saçmalık” alt başlıkları kullanılmıştır. Mehmet Akif Ersoy’un “Çanakkale Şehitleri’ne” adlı şiirin tamamına yer verilmiş ve cenaze töreninden değişik kare fotoğraflara yer verilmiştir.

            Haberin 27.sayfasında ki devamın da ise “Uçakla gitsinler” manşeti ile Ertuğrul Özkök’ün “AYNI EL , AYNI HANCER Mİ” başlıklı yazısına,fotoğrafsız olarak yer verilmiştir.

            Gazetede köşe yazısında habere ilişkin yazıları olan yazarlar;

1.         Emin Çölaşan “Şehitler Musul’da yatarken”

2.         Yalçın Bayer  “Beş şehidin hatırlattığı”

 

 

Sabah Gazetesi

1.sayfa da haber “DEVLET ÖFKESİ” manşeti ile “Şehitlerin cenaze töreninde devletin zirvesinden sert mesaj 'Türkiye Cumhuriyeti katillerin bulunmasını ısrarla talep ediyor'” alt başlığına,hürriyet gazetesinde kullanılan aynı fotoğrafla, yayımlanmıştır . Gazetenin aynı sayfasında “ERDOĞAN AĞLADI” diye bir dip not yerleştirilmiştir.

Haberin devamı 22.sayfadadır.Bu sayfada haber “Şehit polisler 'vatan toprağına' döndü” başlığı ile “Musul şehidi polislerin cenazeleri memleketlerine gönderildi. Şehit komiser Bilal Ülgen'in naaşı Kırıkkale'de göz