

REKLAM ALDATIR
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |

REKLAM ALDATIR
REKLAM NEDİR?
Reklam "insanları gönüllü olarak belli bir davranışta bulunmaya ikna etmek,
belirli bir düşünceye yöneltmek, dikkatlerini bir ürüne hizmete, fikir ve
kuruluşa çekmeye çalışmak, onunla ilgili bilgi vermek, ona ilişkin görüş ve
tutumlarını değiştirmelerini veya belirli bir görüşü ya da tutumu
benimsemelerini sağlamak amacıyla oluşturulan; iletişim araçlarından yer ya da
süre satın almak yoluyla sergilenen veya başka biçimlerde çoğaltılıp dağıtılan
ve bir ücret karşılığı oluşturulduğu belli olan (diğer bir deyimle parasal
destek sağlayan kişi ya da kuruluşların kimliği açık olan) duyuru"dur .
REKLAMCI NEDİR?
Reklamcıyım. Evet, kainatı kirletiyorum.
Ben size en pis şeyleri bile satan adamım.
Asla sahip olamayacağınız o şeylerin hayalini kurduran... PhotoShop'ta
rötuşlanmış kusursuz bir mutluluk.
Kılı kırk yararak oluşturulmuş görüntüler, moda müzikler.
Zar zor biriktirdiğiniz paralarla, son kampanyada itelediğim rüyalarınızın
arabasını satın almayı başardığınızda, ben onu çoktan demode etmiş olacağım.
Ben üç model önde gidiyorum ve her zaman sizi hüsrana uğratmanın bir yolunu
bulurum.
Cazibe; attığınız her adımda sizden biraz daha uzaklaşan o masal ülkesinin
adıdır.
Sizi yenilik bağımlısı yapıyorum.
Yeniliğin avantajı, hiçbir zaman yeni kalmamasıdır.
Her zaman bir öncekini eskitecek yeni bir yenilik bulunuyor.
Salyalarınızı akıtmak: Benim görevim bu.
Benim mesleğimde kimse mutlu olmanızı istemez, çünkü mutlu insanlar tüketmezler.
Çektiğiniz acı, ticareti canlandırıyor.
Bizim jargonumuzda buna "alışveriş sonrası düş kırıklığı" deniyor.
Size acilen bir ürün gerekiyor; ama ona sahip olur olmaz bir başkasına
gereksinim duyuyorsunuz...
İhtiyaçlar meydana getirmek için kıskançlığı, acıyı, doyumsuzluğu körüklemek
gerekiyor:
İşte benim savaş gereçlerim bunlar.
Hedefim ise sizsiniz...
TOPLUM İSTİSMAR EDİLİYOR
Medya gücünü de elinde bulunduran tekel ve karteller, piyasayı ve tüketicileri
istedikleri gibi yönlendiriyorlar.
Toplum olarak, firmaların ve tekellerin aldatıcı, yanıltıcı, istismar edici
reklamları ve pazarlama uygulamalarıyla sarılmış durumdayız.
Çevremizi saran bu reklamlar ve pazarlama uygulamalarıyla, ‘Global Tüketim
Kültürü’ denilen çok uluslu tekellerin ve emperyalist ülkelerin çıkarına uygun
bir tüketim kültürü ve tüketim toplumu oluşturulmak isteniyor.
Bu anlayış ile sürekli yapay ihtiyaçlar oluşturulmaktadır.
Tüketiciler, tüketimin öznesi değil, tüketimin nesnesi ve hedefi olarak
görülmektedir.
‘Kullan-hevesin geçince at, yeni modelini al’ anlayışı egemen kılınmak
isteniyor.
.
YEŞİLAY BİLE İSYAN ETTİ
Yeşilay Derneği yetkilileri, gençleri alkol tüketimine özendiren sahnelerin
dizilerden çıkarılmasını istiyor. Çocukların bile artık televizyon aracılığıyla
alkole özendirildiğine dikkat çeken derneğin Konya Şube Başkanı Sabri Bişkin,
insanların dizi, sinema ve reklâmlar aracılığıyla alkol tüketimine
yönlendirildiğini vurguladı. Yeşilay Derneği olarak güçleri nispetinde mücadele
ettiklerini aktaran Bişkin, “Alkol tüketiminin önüne geçme konusunda devletin
bizlere yeterli destek sağladığına inanmıyoruz” diye konuştu. Kederli ve mutlu
günlerde alkol almanın medeniyetin gereği gibi televizyonlarda gösterilmesinin
yanlış ve sakıncalı olduğunu anlatan Bişkin, alkol bağımlılarının çevreye
verdikleri zararın vatandaşların devlete ödedikleri vergilerle karşılandığını
hatırlattı. Bişkin, toplumu kötü alışkanlıklara yönlendiren görüntülerin
yayınlanmasına RTÜK ’ün müdahale etmemesine anlam veremediğini söyledi.
İçki tüketimi yaşının 12’ye kadar düştüğünü bildiren Bişkin, içki tüketiminin
önüne geçilmesi için herkesin üzerine düşen görevi yapması gerektiğini sözlerine
ekledi.
Reklamda Kötüleme Yasak,
Ama Bunu Uygulayan Var
Mı?
Ürünlerin, üreticinin,
reklamcının, medyanın ve bir bütün olarak rekabetin gelişip zenginleştiği bir
dönemde ne yazık ki, tüketici, reklam ajansı, reklam veren ve medyanın
karşılıklı ve ortak haklarını koruyan ve 10 trilyonluk sektörümüzün işleyişini
düzenleyen bir kurallar çerçevesinden yoksunuz.
Kamuoyunda reklama karşı bir
güvensizliğin doğduğundan söz edilmekte ve sektörü oluşturan kesimlerin kendi
iradeleriyle bir araya gelmeleri için bir çağrı yapılmaktadır. Mutabakat 1987
yılında yayınlanmış uluslararası reklam uygulamaları esasları üzerinde olacaktı.
Bunun için de bir özdenetim mekanizmasına ihtiyaç duyuluyordu.
Doğrusu, böyle bir girişimin
biraz da geç kalmış olmasına rağmen yararı olacağına inandığımız için
reklamcılık dünyamızdaki son olaylardan söz etmek gereğini duyduk. Çünkü,
özellikle gazetelerimiz arasında yaşanan promosyon savaşları sırasında sadece
basın değil,reklam sektörü de büyük yara almıştı. Nitekim aklımıza son günlerde
seyrettiğimiz reklamlar geldi ve gözlerimiz Uluslararası Ticaret Odası,
uluslararası reklam uygulamaları esaslarına ait kuralların yedinci maddesine
takıldı. Bu maddede neler yazılı olduğuna bakalım:
Madde 7 - Kötüleme... Reklamlar
doğrudan doğruya ya da ima yoluyla hiçbir firmayı, hiçbir endüstriyel veya
ticari faaliyeti / mesleği, hiçbir ürünü, aşağılayarak veya alay konusu ederek
ya da benzer şekilde herhangi bir biçimde kötülememelidir.
Halbuki bu maddenin en ağır
biçimde çiğnendiğine tanık olmuştuk. Yerlere atılan ansiklopediler veya
ansiklopedi verdikleri için suçlanan gazeteler veya buna benzer mesajlarla
yasayı koruması gereken basın, kuralları yok saymış; bunu yaparken de meslek
yönünden bir ahlaksızlık örneği yarattığını görmemişti. Gazetelerimiz aylardır
ahlaka uygunluktan, dürüstlükten, doğruluktan ayrılmış hazırlattıkları
reklamlarla da reklam ajanslarını kendilerine ortak etmişlerdi. Ayrıca bu
reklamları kullanan televizyon kanalları da basının yararlanmasına yol
açmışlardı. Tam anlamıyla bir çirkinlik yaşanmıştı. Böyle bir ortamda medya
mensuplarının bir araya gelmeleri nasıl mümkün olacaktı ve en önemlisi nasıl
anlaşacaklardı. Çünkü onlar ahlak tanımaz kişiler haline dönüşmüşlerdi.
Aslında bu olay son yıllların
acımasız rekabetinden kaynaklanmamıştı. Bir süreden beri bu yol tercih
edilmişti. Bu yapılırken tüm değer yargıları da ortadan kaldırılmıştı. Artık
rekabet ediyoruz diyenler her alanda başıboş kalmışlardı. Doğrudan reklam
verenlere gidiliyor, onlara koşullar öneriliyordu. Bizden başkasına reklam
vermeyeceksin diyenler olduğu kadar reklam ajansımızı aradan çıkartın diyenler
de bulunuyordu. Afişe fiyatlar unutulmuş, indirimler artırılmıştı. Bir reklam
ücreti karşısında ikincisini yayınlatmak meşru hale gelmişti. Nitekim gazeteler
bir sizden bir bizden kampanyaları başlatmışlardı. Reklam mesajlarında
aşağılayıcı sözlerin yer alması da adet haline gelmişti. Uluslararası tüm
kurallar terkedilmişti, reklamlarda çarpıtmalar ve tatsız espriler ağırlık
kazanır olmuştu.
Bütün bunlar yaşanırken, nedense
ne ticaret odaları, ne reklam ajansları, ne de medya mensupları bir eyleme
geçmeyi düşünmemiş veya düşünmekten kaçınmışlardı. Çünkü karşılarında büyük
güçler vardı, onlara karşı durmak yok olmakla eş anlamlıydı. Büyük gazetelerin
bu girişimleri öylesine arttı ki; şimdi bu kaosun nasıl çözümleneceği
düşünülmeye başlandı.
Son yılların modası promosyon
rekabeti maalesef sadece basınımızın temel ilkelerini değil, reklamcılık
sektörünü de güç duruma itmişti. Eline kalem alan veya daktilonun başına geçen
herkes istediğini yazmakta serbestti. Bunlar istemediklerine yaşamak hakkını
bile vermiyorlardı, kendilerine yakın olanları bile harcıyorlardı. Telefon
konuşmalarını banda alarak haber yapanlar yakın arkadaşlarını aldatarak haber
yapmaktan da çekinmemişlerdi. Kimsenin karşısındakine güveni kalmamıştı, okur
kimin kazandığını veya neyin doğru olduğunu öğrenemez hale gelmişti. Gazetelerin
yanı sıra, gazetelerin uyduları televizyonlar da bu tartışmalara katılınca
vatandaşın en doğal hakkı olan bilgi edinme hakkı da yok edilmişti. Bu enkazın
arasında baykuşlar sesleniyor ve başarılarını kutluyorlardı.
Kimin doğru yaptığını, neyin
geçerli olduğunu bilmek oldukça güç hale geldi. Rakip gazeteyi almayan
okurlarına sayfalar boyu falan ansiklopedideki noksanlıkları aktardılar,
ağızlarına geleni söylerken de küfür etmekten kaçınmadılar, hatta mahkemelik
oldular. Hakimlerin bu davalara nasıl bakacaklarını bilemiyoruz, çünkü kamuoyu
temsilcileri yargıya da baskı yapmayı mesleki görev görmeye başladı. Örneğin
basının sevmediği bir kişiyi mahkemenin tahliye etmesi tepki yarattı, buna
karşılık basının sevdiği kişilerin siyaset dünyasında yıldız olarak parlamasına
katkıda bulunmak asli görev oluverdi.
Demokrasi bir kurallar
manzumesidir, haberciliği veya reklamcılığın da kuralları bulunmaktadır. Dağdan
inme eşkıya misali kabadayıların bunları yok saymaları değer yargılarını ortadan
kaldırmamaktadır. İriyarı güçlü veya kabadayı görünümlü olmakla gazete müdürü
olunamayacağını bilemeyen zavallıların yarattığı dünyada öylesine çirkinlikler
yaşanmaktadır ki; korkarız iyi niyetli her girişim yok olup gidecektir. Bugün
varılan düzeni çağdaş görenler eskilerin kuralcılığına, dinozorların sesi diye
karşı çıkıyorlarsa kendilerinin nasıl bir mahluk oldukları da tartışılmalıdır...
Reklamverenler kendilerini
karalayanlara ilan verdiği sürece, okurlar kendilerini aldatan yayınları okumaya
devam ettikçe, reklam ajansları sadece kazanmak uğruna kişiliklerini harcadıkça
ne mesleki kuruluşlara ihtiyaç vardır, ne de bu toplumun yarınlarına umutla
bakma şansı var olacaktır. Eğer reklam verenler ve reklam ajansları bu erozyonu
durdurmaya kararlılarsa daha yürekli olmalı ve kimlerle mücadele ettiklerini
açıkça ortaya koymalıdır. Ticaret odalarını esir alan, ajansları ve reklam
verenleri sindirerek karalama kampanyalarına devam eden bir basının varlığından
duyulan rahatsızlık sadece özdenetim kurallarıyla önlenemez. Nitekim Basın
Konseyi bunun örneği olmuş ve saygınlığını kaybetmiştir. Hepimizin bilmesi
gereken önemli bir husus vardır. Korku ecele mani olmamaktadır. Bu çirkinliği
durdurmak için herkes kendine düşeni en net biçimde ortaya koymalıdır. Çünkü bu
alemde günahkar olmayanların sayısı giderek azalmaktadır, fazla zamanımızın
olmadığını da bilmek zorundayız. Manifestolar yayınlayarak doğruluk yemini
edenlerle dürüstlük tasarlayanların yargılanması günü gelmiştir. Bunu
beceremezsek yasaların yerine kabadayılığın üstünlüğünü kabul etmeliyiz. O zaman
mesleğin güçlüleri mafya düzeninde egemenliklerini yıllar boyu sürdürmeye devam
edeceklerdir. Bu arada temiz toplum naraları atanlara da gülmek ve biraz da
acımak gerekecektir.
Biraz daha yürekli olmak, daha
kararlı görünmek belki de bataklığı kurutabilir, herkesin bu alanda yapacağı pek
çok şey olduğuna inanıyoruz.
ÖRNEK:
GIDA REKLAMINA ‘EN İYİSİ BENİM’ YASAĞI
Tarım Bakanlığı'nın haziran
ayında yayınlanan yönetmeliğiyle, gıda reklamları bazı ilkelere bağlandı.
Yönetmelik, reklamların denetlenmesi için yeni bir komisyonun kurulmasını da
öngörüyor. Buna göre, reklamlarda artık gıda ürünleri abartılamayacak. Ayrıca,
‘‘Benim ürünüm en iyisi’’ ya da ‘‘ürünüm ödüllü’’ denilemeyecek.
Artık, reklamları sadece Sanayi
ve Ticaret Bakanlığı'nın bünyesindeki Reklam Kurulu değil, bundan böyle Tarım ve
Köyişleri Bakanlığı'nın oluşturacağı Gıda Reklamları Komisyonu da denetleyecek.
Çünkü, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı'nın gıdaların üretimi, tüketimi ve
denetlenmesiyle ilgili geçtiğimiz haziran ayında yayınladığı yönetmelik, gıda
reklamlarını bazı ilkelere bağlıyor. Ayrıca, yönetmelik bu reklamların bakanlık
tarafından denetlenmesi için yeni bir komisyonun kurulmasını da öngörüyor.
Üstelik, Tarım Bakanlığı'nın
reklamlar için oluşturduğu ilkeler, Tüketici Yasası'nda belirlenen maddelerden
daha katı kurallar içeriyor. Çünkü, Tarım Bakanlığı'nın belirlediği ilkelere
göre, gıda reklamları, yasal, ahlaki, dürüst ve doğru olmak zorunda. Ayrıca,
gıda reklamlarında hastalıkları önleme ya da iyileştirme özelliği yer almadığı
gibi herhangi bir imada bulunması da yasak. Reklamlarda, araştırma sonuçlarının
ya da teknik, bilimsel yayınlardan yapılan alıntıların çarpıtılması da
engelleniyor. Başka bir ürünün kötülenmesi ya da alay konusu yapılması
yasaklanıyor. Başka bir reklamı anımsatacak müzik, ses ve görüntü içermesine de
engel getiriliyor. Kampanyaları içeren reklamlarda da, kupon, çekiliş, indirim
oranı gibi soru işareti yaratacak tüm unsurlara da açıklık getirilmesi zorunlu
kılınıyor. Bu tip reklamlarda yapılan tekliflerin ürünü tüketicinin olduğundan
daha çekici görmesine yol açması da engelleniyor.
Yönetmelik de, yanıltıcı
reklamın da tanımı yapılıyor. Buna göre, reklamda abartı olamayacak. Reklamda,
‘‘Benim ürünüm en iyisi’’ ya da ‘‘Benim ürünüm ödüllü’’ denilemeyecek. Yanlış
sonuçlar içeren araştırmalara ve tanık beyanlarına yer verilemeyecek.
Abartma reklamın özü
Böyle olunca da, Tarım ve
Köyişleri Bakanlığı'nın bu yönetmeliği hemen reklam veren ve reklamcıların
tepkisini çekti. Reklamcılar, bu yönetmeliğin iptali için Danıştay'a dava açtı.
Reklamcılar Derneği Genel Koordinatörü Çetin Ziylan, ‘‘Zaten Tüketici Kanunu'na
göre yanıltıcı reklam yapılması yasak. Buna kimse karşı çıkmıyor. Ama Tarım
Bakanlığı'nın yönetmeliğinde, bu yasaklara bazı eklemelerde bulunulmuş. Buna
göre reklamda abartma olmamalı, gıdanın belli bir ödül aldığı belirtilmemeli,
tanık beyanlarına dayanan reklamlar olmamalı deniliyor. Bir kere abartma olmazsa
reklam olmaz. Abartma reklamın özünde var. Bu yönetmelik reklamın özüne
kısıtlama getiriyor. Ayrıca Bakanlık bir Denetleme Komisyonu kurulmasını
öngörüyor. Bakanlık ya da bakanlığa bağlı il müdürlükleri ceza verebiliyor. Oysa
Tüketici Kanunu'yla Reklam Kurulu oluşturuldu. Bu kurul üç yıldır çalışıyor ve
tüm reklamları denetliyor. Bu düzen kurulmuşken Tarım Bakanlığı'nın
kendiliğinden bir komisyon kurması düşünülemez. Şimdi reklamcılar olarak iki
ayrı denetimle karşı karşıyayız’’ diye yakınıyor
ÖRNEK:
İngiltere'de McDonald's'ın
patates kızartması reklamı 'tüketiciyi yanıltıcı bir içerik taşıdığı'
gerekçesiyle yasaklandı
Reklam Standartları Ajansı'nın,
kamuoyundan gelen şikayetleri değerlendirerek aldığı karara rağmen, McDonald's
tüketicileri ve müşterilerini yanıltıcı reklam yapmadığı konusunda ısrarlı
İngiltere'de reklam
standartlarını belirleyen otorite, McDonald's adlı fastfood zincirinin yaptığı
patates kızartması reklamlarının tüketiciyi yanıltıcı bir içerik taşıdığı
kararına vardı ve reklamın yayınını yasakladı. BBC'nin konuyla ilgili haberinde,
Reklam Standartları Ajansı adlı kuruluşun kamuoyundan gelen şikayetleri
değerlendirdiği ve McDonalds tarafından yapılan, ''Doğru patatesi seçiyor,
soyuyor, dilimliyor, kızartıyoruz, hepsi bu'' şeklindeki reklamın kamuoyunu
yanıltmaya yönelik olduğunu kabul ettiği açıklandı.
Reklamda patatesin geçirdiği
bazı aşamaların bilinçli olarak atlandığına dikkat çekilen kararda, bunlar
arasında bulunan ön pişirme, dondurma, tuz ekleme ve üzüm şekeri ekleme gibi
bazı safhaların tüketiciye aktarılmadığı belirtildi.
Dergi reklamlarında kızaran
patateslerin altına ''bizim patateslerin hikayesi'' yazıldığını, daha sonra da
aynı fotoğrafın altında ''hikayenin sonu'' ibaresinin görüldüğünü belirten
Reklam Standartları Ajansı (ASA) yetkilileri, tüketicinin, McDonalds'ın
patatesin geçirdiği sürecin ''tatsız'' bölümlerini ise atladığından şikayet
ettiğini hatırlattı.
McDonald's ise tüketicileri ve
müşterilerini yanıltıcı bir reklam yapmadığında ısrar ediyor. Ünlü festfud
zinciri adına yapılan açıklamada, bütün yapmaya çalıştıklarının gerçek ve
kaliteli patates kullanarak patates kızartması yaptıklarını duyurmak olduğu
vurgulandı.
ÖRNEK
Suda ‘bebek maması’ tartışması
SAĞLIK Bakanlığı, firmalar
arasında haksız rekabete, tüketiciler üzerinde ise yanlış anlaşılmaya neden
olacağı gerekçesiyle, Aytaç marka suların etiketinde yer alan ‘‘Bebek
mamalarında güvenle kullanılır’’ ibaresinin çıkarılmasını istedi. Aytaç,
‘‘Çıkarmam’’ yanıtı verdi.
TÜRKİYE'de pazarlanan doğal
kaynak sularından sadece Aytaç Akyudum'un etiketinde ‘‘Bebek mamalarında güvenle
kullanılır’’ ibaresinin yer alması, bir anda içme sularında ‘‘mama’’
tartışmasını başlattı. Sağlık Bakanlığı, su firmaları arasında ‘‘haksız rekabete
yol açacağı’’ tüketiciler üzerinde ise ‘‘yanlış anlaşılmaya’’ neden olacağı
gerekçesiyle ibarenin etiketten çıkartılması için firmaya uyarıda bulundu. Firma
ise yasada değişiklik yapılmadığı taktirde ibareyi etiketlerden çıkarmayacağını
açıkladı.
Aytaç Grubu'nun Akyudum
tesislerinde ürettiği doğal kaynak suyu şişelerinin etiketinde, suyun kimyasal
ve mikrobiyolojik analiz sonuçlarının yanı sıra, ‘‘Bebek mamalarında güvenle
kullanılır’’ ibaresi yer alıyor. Tartışmaya ise diğer doğal kaynak suyu
üreticilerinin ürün etiketlerinde bu ve benzer ibarelere yer vermemesi neden
oluyor.
Tüketici yanıltılıyor
Sağlık Bakanlığı, Temel Sağlık
Hizmetleri Genel Müdürlüğü'ne bağlı Su Güvenliği Şube Müdürlüğü, suda başlatılan
mama tartışmasıyla ilgili olarak bir açıklama yaptı. Bakanlığın ruhsat verdiği
tüm doğal kaynak suları arasında sağlık açısından fark bulunmadığına dikkat
çekilen açıklamada, ‘‘İzin verilen tüm doğal kaynak suları, bebek mamalarında
güvenle kullanılır. Aksi taktirde zaten izin verilmez. Buna rağmen, su
üreticilerinden sadece birinin etiketine bu ibareyi koyarak, tüketiciler
üzerinde diğerlerinin mamalarda kullanılamayacağı gibi bir imajın oluşmasına
neden olabilir. Bu da, firmalar arasında haksız rekabete yol açar’’ denildi.
Açıklamada, ‘‘Etiketlere konulan
bu tür ibareler, 0-2 yaş grubu çocuğu olan aileler üzerinde bu tür ibarelere yer
vermeyen diğer suların sanki mamalarda kullanımının sakıncalı olacağı intibağını
oluşturabilir. Bu da, uygulamayı haksız rekabetin yanı sıra yanıltıcı reklam
kapsamına da sokar’’ denildi.
Bazı su firmalarının zaman zaman
buna benzer uygulamalarda bulunduğuna da dikkat çeken yetkililer, ‘‘Özellikle
bazı su firmaları ürünlerinin etiketlerine sporcu resimlerini koyarak, bilinç
altına yönelik maksatlı reklam yapma yolunu seçiyor. Tespit edildiği anda bu tip
ibare ve resimler, etiketlerden çıkartılıyor’’ dediler.
Etiketten çıkarmayacağız
Sağlık Bakanlığı Müsteşar
Yardımcısı Cihanser Erel'in Valilik aracılığıyla bir yazı göndererek, ürün
etiketinde yer alan ‘‘Bebek mamalarında güvenle kullanılır’’ ibaresinin
çıkartılması istenen Aytaç Su da bir açıklama yaptı. Aytaç Su Pazarlama Müdürü
Orhan Ayyıldız'ın yaptığı açıklamada, su şişelerinin etiketinde yer alan
ibarenin kaldırılmasıyla ilgili olarak her hangi bir çalışmalarının olmadığına
dikkat çekti. Ayyıldız, ‘‘Sağlık Bakanlığı'nın verdiği bu kararla ilgili yazılı
itirazda bulunacağız’’ dedi.
Etiketlerindeki ibarenin
rekabete aykırı bir durum oluşturmadığını da savunan Ayyıldız, ‘‘Bu nedenle
henüz bir değişiklik yapmadık. Şu anda bu tür ibarelerin su şişeleri
etiketlerinde yer almamasına yönelik herhangi bir tebliğ ya da yönetmelik
bulunmuyor. Şayet, böyle bir yönetmelik yayınlanırsa biz de ibareyi
etiketlerimizden çıkarırız’’ dedi.
REKLAMLAR VE TIBBİ ETİK
Reklamlar, önceleri ilan
tahtalarındaydı, sonraları, gazeteler, dergiler derken radyo, televizyon, sinema
ve hatta hekim muayenehanelerinde her gün yüzlerce reklam görüyor ve işitiyoruz.
Bizi kuşatan ve sürekli bağıran bu mesajlara tümden sırtımızı dönmemizi
olanaksız görünüyor.
Çoğu reklam, gerçeğe dayalı
karar verme yerine, mantıksız ve bilinçsiz marka seçme düşüncesine
dayanmaktadır. Reklamlar, düşsel ve slogancıdır. Tüketicinin satın alma kararı
verirken algıladığı marka imajı önemlidir. İnsan özellikleri markaya taşınmakta
ve marka kişiliği oluşturulmaktadır. Örneğin dostluk, inanırlılık, kibirlilik
gibi kişilik özellikleri markalar arasında az farkların olduğu bira, meşrubat
gibi ürünlerde yaygın olarak kullanılmaktadır.
İnsanların her şeye sahip
olabileceği ve olması da gerektiği şeklindeki toplumsal telkin giderek temel
yaşam amacı olmakta, yaşamımızı şeylere sahip olma çevresinde oluşturarak,
yurttaş değil, tüketici olarak kendimizi biçimlendiriyoruz. Reklamların toplum
üzerindeki etkisi, yeni bir insan tipini ortaya çıkarıyor. Vatandaş olma
kavramı, tüketici olma ile eş anlamlı oluyor. Bu durum, reklamın ekonomik,
toplumsal etkileri ve sağlıklı olup olmadığı tartışmalarını da beraberinde
getirmiştir. Aslında reklamlar, ürünlerden daha fazlasını satıyorlar. Tüketim
sosyal, çevresel ve kültürel değerlerimizin önünü tıkıyor. Ve günümüz
pazarlamasının oluşturduğu yeni insanın altta yatan sloganı; satın alıyorum,
öyleyse varım".
Reklam yoluyla insanların doğal
arzularının tahrip edildiği, gereksinim duymadıkları şeyleri almaya
yönlendirildikleri, gereksinim duydukları ürünler hakkında ise yanlış
bilgilendirildikleri, çocukları olumsuz yönde etkileyerek gerçekte
gereksinimleri olmayan ürünlere yönelttiği, anne ve babaları sor durumda
bıraktığı, kötü beslenme alışkanlıkları oluşturarak sağlıklarını bozduğu,
reklamda kadının ya sadece cinsem obje ya da ev hanımı şeklinde kullanıldığı,
çevre kirliliğine yol açılması reklamlara karşı ileri sürülen eleştirilerden bir
kaçıdır.
Reklamlar doğrudan ve dolaylı
yoldan, kişisel ve toplumsal sağlık
sorunlarına yol açmaktadır. Tıbbi yararı olduğu iddiası bulunan saç ve cilt
ürünleri, vitamin, minareller ve bitkisel ilaçların sağlık açısından yasal
konumu, kozmetiklerle ilaçlar ve gıdalarla ilaçlar arasındaki hukuki ayrım,
zayıflama amacıyla kullanılan besinler ve yöntemler, gıda boyalarının tüketici
sağlığı açısından yeri, çocukların reklam objesi olarak kullanılması sonucu
şirketlerin yararına kullanılması
ve ailelerine satın alma yönünde baskı yapılması, fast-food yiyecekler ve
genetik modifiye tarım ürünlerinin sağlıklı beslenmedeki yeri, çevre kirliliği
yaratan ürünlerin dolaylı yoldan sağlık üzerine olan etkilerini içeren konular
sağlık alanında çalışan biz hekimler, diş hekimleri ve eczacılar tarafından
tartışılması gereken konulardır.
Kozmetikler, dermatolojik
ürünlerle benzer şekilde, içerdikleri aktif maddeler, etki mekanizmaları, yanlış
ve yersiz kullanımda neden olabilecekleri sağlık sorunlarından dolayı titizlikle
üretilmesi ve kullanılması gereken ürünlerdir. Kozmetiklerle ilaçlar ve
besinlerle ilaçlar arasındaki hukuki ayrımın kriterleri açık olarak ortaya
konulması gereken önemli bir konudur.
Güneşten koruyucu ürünler, kepek
şampuanları, antitartar ve antiplak özelliği olduğu söylenen diş macunları,
terlemeyi azaltan ürün reklamları ile sık sık karşılaşmaktayız. Kozmetik güneş
preparatları gerçekten koruyucu mudur? Sağlık açısından güneşten korunmak için
hangi faktörler uygundur? Kozmetik şampuanlar kepeği önleyebilir mi?
Nemlendiricilik iddiaları tedavi edici midir? Diş macunlarındaki antiplak veya
antitartar boyalarının kozmetik olarak mı değerlendirilmeli yoksa ilaç olarak
kabul edilebilir mi? Gıda boyalarının tüketici sağlığı açısından yeri nedir? Bu
ürünlerin bileşimindeki aktif maddelerin etkinliği, güvenliği, sağlık açısından
tartışılması gereken konulardır.
Sağlık Bakanlığı, bitkisel
ilaçların yasal konumunu tanımlamadığından, ruhsat işlemleri Tarım ve Köyişleri
Bakanlığı'ndan bilimsel olarak kolayca gıda ruhsatı alınan bu ürünleri tıbbi
endikasyon atfederek, halka ilaç olarak reklamı yapılabilmekte ve
pazarlanmaktadır. Hatta bu konuda Toprak İlaç, Refa İlaç ve Taydem firmalarına
Tarım ve Köyişleri Bakanlığı'ndan ek gıda ürünleri adı altında ruhsat almasına
karşılık, kanser dahil bir çok hastalığı tedavi ettiğine ilişkin reklam
yapıldığı gerekçesiyle para cezaları verilmiştir.
Vitamin ve minareller ilaçlar
içerisinde en çok kullanılan ve en fazla suistimal ilaç grubudur. İlaç
endüstrisinin teşviki ile vitamin içeren reçeteler sosyal güvenlik kurumlarının
yükünü artırmıştır. Vitamin ile minarellerin tüketimi konusunda toplumu
bilgilendirip, yanlış ve gereksiz kullanımı engellenmelidir. Zayıflama amacıyla
kullanılan yöntemler veya besinler de değerlendirilmesi gereken bir konudur.
1988 Gıda Yönetmeliği'nde gıda
boyalarının tüketici sağlığı için zararlı olabileceğine dair ürün etiketinde
uyarı bulunması zorunluluğu vardı. 1997 Yönetmeliğinde bu uyarılar kaldırı4larak
gıda boyalarının kullanımı 2-3 kat artırıldı. Gıda boyaları konusunun tekrar
değerlendirilerek toplum sağlığı açısından gerekli olan hukuki sınırlamalar
getirilmelidir.
Çocukların televizyon
reklamlarına karşı davranışının algılama yeteneğinin gelişmesi ile ilişkili
olduğu çalışmalarda gösterilmiştir. 5 ile 8 yaş arası çocukların hayal, gerçek,
yalan ve taklit arasında ayrım yapmada zorluk çektikleri ve pdogram ve reklamlar
arasındaki farklılığı, reklamlar kısa, programlar uzun şeklinde algıladıkları,
9-12 yaş arası çocukların mesajların anlamlarını "programlar hikaye içerir,
reklamlar ürünleri içerir" şeklinde algıladıkları bildirilmiştir. (1) Nitekim
1998 yılında Adana'da 4 yaşında erkek çocuk, müzik klibinde gördüğü pop
sanatçısına öykünerek balkondan
atladı. Tesadüfen yaralanmayan çocuk, çocuk psikiyatristi tarafından takip
altına alınmıştır.
1984 yılında ABD'de Reagan
yönetimi sırasında, daha önce yasak olan televizyon programlarında oyuncak
reklamı yapmak ve pazarlamak yasal kabul edildi. Aynı zamanda çocuklara yönelik
programlarda daha önce sınırlı bulunan, her saat başına reklam süresi
kısıtlaması kaldırıldı. Oyuncak satıcılarının karı olağanüstüydü, hatta bazı
üreticiler, ürünleri pazarlayacak televizyon istasyonlarıyla anlaşma
imzaladılar. 1987'de çocuklar için yapılan programların yüzde 80'i, oyuncak
şirketlerince finanse ediliyordu. Ancak kongre, Ekim 1990'da çocuklara yönelik
televizyon programlarında reklamlara kısıtlama getirdi ve eğitim programlarını
teşvik eden bir kanun çıkardı.
İsveç'te Çocuk Oyunları Konseyi
ve Oyuncak Ticaretçileri Birliği, reklamları kaldırmak ve savaş oyuncaklarını
yasaklayan, gönüllü bir anlaşma yaptılar. Finlandiya ve Norveç'teki durum da
buna benzemektedir.
Reklamların çocuklar üzerine
etkisi konu ile ilgili uzmanlar tarafından titizlikle değerlendirilmeli ve
çocuklar üzerinde olumsuz etkisi olabileceği düşünülen reklamların
yayınlanmasına izin verilmemelidir.
ABD'de FDA (Food and Drug
Administration), 1992'de genetik modifiye bileşimlerin etiketsiz bakallarda
satılması yönünde karar aldı. Bazı şirketler kendi insektisidini geliştiren,
herbisite dirençli soya fasülyesi ve mısır geliştirdiler. 1998'de ABD'de mısır
mahsülünün yüzde 40 ve soya fasülyesinin yüzde 45'i genetik modifiye idi.
Fransa ve İngiltere'de genetik
modifiye tarım ürünlerine karşı toplumsal muhalefet giderek yükselmektedir.
Prens Charles ve Paul McCartney gibi tanınmış isimler de muhalefet
saflarındadır. ABD'de Cornell Üniversitesi7Nde yapılan ve mayıs ayında Nature
dergisinde yayınlanan bir çalışmada insektisid üreten mısırla beslenen kelebek
lavralarının 4 gün sonra öldüğü bildirildi. Bebek mamalarında genetik modifiye
bileşimlerin bulunduğu bilinmektedir. Greenpeace gibi gruplar, tüm dünyada !Frankeştayn
yiyecekleri" denilen biyoteknolojiye karşı savaş açtılar. "Globalizasyona karşı
çıkmak, halkın uygun gördüğünü yeme hakkıdır" diyen Fransız çiftçisi, genetik
modifiye ürünlerinin etiketsiz satışına karşı çıktı ve protesto ettiler. Sonunda
genetik tartışmadan uzaklaşan protesto, Fransa'da bir kaç Mc Donald dükkanına
karşı saldırıya dönüştü.
1996'dea İngiltere7de deli dana
hastalığı, 1999 ilkbaharında Belçika'da dioksinle kontamine piliçler, Fransa'da
kusurlu kola olaylarından sonra ABD, hormonla beslenen Amerikan sığırlarını
almadığı için Avrupa'ya karşı cezalı gümrük tarifeleri koydu.
Dünyada önemsenen ve toplum
sağlığı açısından ciddiye alınan bu tartışmalar ülkemizde de ele alınmalı ve
değerlendirilmelidir.
Reklamlar gündelik yaşantımızın
adeta bir parçası durumuna gelmişlerdir. Ülkemizin bu etkili tüketim kültürüne
karşı ne yapabiliriz? Reklamlara tamamen karşı olmak düşünülemez, tüketici için
yararlı işlevleri de vardır. Reklamların denetlenmesi, sınırlandırılması ve
gerektiği durumlarda yasaklanması toplumsal yarara yönelik olacaktır.
Yasalarımızda denetleme, sınırlandırma ve yasaklama konusunda hükümler
bulunmaktadır.
TRT Kanunu'nun 26. maddesinde
"Reklam yayınlarında; halkı aldatıcı, yanıltıcı, haksız rekabete veya karşılıklı
cevaplaşmaya yol açıcı, diğer ürün veya nitelikleri kötüleyici herhangi bir
ürünün israfını telkin veya ima edici ve genel olarak memleketin, ekonomik
durumuna zarar verici hususlara yer verilmez, siyasi propaganda yapılamaz
denmektedir.
Ülkemizde reklamcılığın
standartları ve reklamcılıkla ilgili yasal düzenlemeler ile ilgili olarak bugüne
kadar çeşitli çalışmalar yapılmışsa da reklam uuygulamalarını yasal açıdan
yönlendiren ve denetimine esas olan en son düzenleme 23 Şubat 1995 tarihinde
kabul edilen 4077 sayılı TTüketicinin Korunması Hakkındaki Kanun'dur. Bu kanunun
16. maddesinde "Ticari reklam ve ilanların yasalara ve genel ahlaka uygun,
dürüst ve doğru olmaları esastır. Tüketiciyi aldatıcı, yanıltıcı veya onun
tecrübe ve bilgi noksanlıklarını istismar edici reklam ve ilanlar yapılamaz"
denilmektedir. 17. maddede "ticari reklam ve ilanlarda uyulması gereken ilkeleri
belirlemek, bu ilkeler çerçevesinde ticari reklam ve ilanları incelemek ve
inceleme sonucuna göre 16 madde hükümlerine aykırı hareket edenleri
cezalandırmak, sözkonusu reklam ve ilanları durdurmak ve/veya aynı yöntemler
düzeltmek hususlarında bakanlığa öneride bulunmakla görevli bir Reklam Kurulu
kurulmuştur" .
Bu kurul, Sanayi ve Ticaret
Bakanlığı, Adalet Bakanlığı, TRT, YÖK, TTB, Barolar Birliği, Odalar ve Borsalar
Birliği, Gazeteciler Cemiyeti, Reklamcılar Derneği, Tüketici Konseyi, Ziraat
Odaladı Birliği, Esnaf ve Sanatkarlar Konfederasyonu, TSE, Diyanet İşleri
Başkanlığı, TMMOB'dan birer, işçi konfederasyonlarından iki adet üye olmak
üzeren 17 adet üyeden oluşmaktadır.
Reklamların yarısından
fazlasının beslenme ve doğrudan veya dolaylı sağlıkla ilgili olduğu ülkemizde,
reklamların sadece ilgili meslek etik kurallardan öte tıbbi etik kurallar
yönünden de değerlendirilmesi gerekir. Reklam Kurulu'nda TTB'den tek bir hekim
yerine psikiyatri, dermatoloji, halk sağlığı uzmanlarının da içinde bulunduğu
bir hekimler kurulu ve Diş Hekimleri ve Aczacılar odasından birer adet üyenin
görev yapması yerinde olacaktır. Reklam Kurulu'nda hekimler ve eczacıların
ağırlığının artmasının toplumsal yarara yönelik olacağı açıktır.
1975'de ABD'de FTC (Federal
Trade Commission) Listerine'e karşı mahkemeye başvurdu. Mahkeme, Listerine'in 50
yıldan fazla süredin soğuk algınlığı ve boğaz ağrısını mikropları öldürerek
önlediği şeklindeki reklama karşı "Listerine soğuk algınlığı ve boğaz ağrısını
önlemez ve şiddetini azaltmaz" şeklinde reklamın son on yıllık harcamasına
eşdeğer miktarda düzeltici reklam yapılmasını hükme bağladı .
Hawaii Punch vakası bir başka
örnektir. Gerçekte sadece yüzde 15'den az oranda meyve suyu içermesine rağmen,
risemleriyle birlikte "Hawaii Punch'un yedi doğal meyve karışımından oluştuğu"
şeklinde reklam yapılmaktaydı. Mahkeme kararı ile "Hawaii Punch'un yüzde 20'den
az oranda meyve suyu içerdiği" şeklinde düzeltici reklamlar 1974 yılından 1982
yılına kadar sürdürüldü .
Avrupa Birliği, reklam üzerinde
çalışmasında toplulukça belli bir sistemin kabul edilmesi gerektiğini gördü. 10
yıl kadar süren tartışmalar sonunda 1984'de uzlaşmaya varıldı ve 1988'de İngiliz
sisteminden kaynaklanan "Yanıltıcı Reklam Yapılmasının Kontrolü" şeklinde
yasalaştırıldı.
30.10.1999 Radikal gazetesinde
çıkan haberde Reklam Kurulu'nun toplantısında Toprak İlaç, Show Pazarlama, Yataş,
Number One TV'ye tükeciyi yanılttığı ve saklı reklam yaptığı gerekçesiyle para
cezaları kestiği 9x11 cm.lik bir habere konu olmuştur. Çoğumuzun gözünden kaçan
bu tür haberlerin reklam yapılan görsel basında reklamın yapıldığı saat ve
uzunlukta ve yazılı basında aynı sütun ve sayfada topluma bildirilmesi
gerekmektedir.
Ülkemizde Radyo ve
Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanun'un 28. maddesinde, "Gerçek
ve tüzelkişilerin kişilik haklarına saldırı teşkil eden yayınlar ile gerçeğe
aykırı olduğu iddia edilen yayınlara karşı cevap ve düzeltme hakkı tanınması
için ilgililer yargı yoluna başvurabilirler" denmektedir. Bu yasaya göre,
gerçeğe aykırı olduğu bilimsel olarak ortaya konan reklamlarda tabip odaları ve
eczacılar odası gibi tüzelkişiler tarafından tekzip niteliğinde cevap ve
düzeltme hakkı bulunmaktadır ve bu yolla yargı yoluna gidilebileceği açıktır.
Toplumsal ve bireysel anlamda
sağlık sorunlarına yol açan reklamlar konusunda tabip odalarında çalışma
grupları oluşturulmalı, bu konularda üniversitelerle işbirliği yapılarak,
bilimsel projeler ve çalışmalar yapılmalı, sağlık sorunlarına yol açtığı veya
sağlık açısından sakıncalı olduğu bilimsel olarak kanıtlanan reklamlar konusunda
toplum uyarılmalı, yargı yoluyla reklamların sürdürülmesi engellenmeli ve bu
konuda yapılan bilimsel araştırmaların özeti niteliğinde yazılı ve görsel
basında düzeltici reklam yapılmalıdır.
İnsanın özgür, bağımsız ve
yaratıcı bir fert olarak gelişmesini engelleyen, kişisel ve toplumsal bir sağlık
sorunu durumuna gelen, bu etkili toplumsal telkin mekanizmasına karşı, hekimler
olarak toplumu uyarma ve koruma görevimiz bulunmaktadır. Batı ülkelerinde açık
şekilde görüldüğü gibi, toplum sağlık sorunlarına neden olan her konuda olduğu
gibi bu konuda da kendi savunma mekanizmalarını oluşturmak zorundadır. Reklamlar
üzerindeki yasal denetimin etkin şekilde yürütülmesi gerekmekte ve yasal olarak
herhangi bir engel bulunmayan "düzeltici reklam" kavramı ülkemizde gündeme
girmelidir. Sivil toplum kuruluşlarının mesleki sorumluluklarını yerine
getirmesi çabası, demokratik geleneğin yerleşmesi açısından da büyük önem
taşımaktadır.
TÜKETİM TOPLUMU
MEDYADA YANILTICI REKLAM
Bu çalışmada medyanın gücünü
vurgularken, yanıltıcı reklamın kamu üzerindeki etkisini inceleyeceğiz. Medya,
bazen olayları, bazen kişileri bazen de metaları pazarlama ve paketlemeye
yönelik kurgusal bir bütünlüktür. Biz medyanın reklam faaliyeti üzerinde
duracağız.
Reklamcılık önemli bir
işkoludur. Yaratıcılık ister, sanatsal yönü vardır, insan ilişkileri çok
önemlidir ve hepsinden öte sonuç vermesi beklenen bir iştir. Yani pazarlama
çalışmalarını satışa çevirecek bir yöntemdir. Tarihsel olarak incelediğimizde;
meslek, bütün dünyada farklı bir kişilik kazanmış, tüketim ekonomisinin
güçlenmesiyle vazgeçilemez hale gelmiştir. Reklamı yapılmayan bir ürünü satmak
zordur, kötü reklamı olan bir malı satmak adeta imkansızdır.
MEDYADA YANILTICI REKLAM YASAK, ANCAK BUNUN UYGULANDIĞINI
SÖYLEYEBİLİR MİYİZ?
Noam Chomsky bu konuya şöyle bir
açıklama getirmiştir ;
Reklam sektörü yükselişe
geçmeden önce bir gazetenin fiyatının tek belirleyicisi, o gazetenin üretim
maliyeti idi. Fakat maliyetlerin önemli bir bölümü reklam veren şirketler
tarafından ödenmeye başladıktan sonra gazete satış fiyatları, gerçek maliyet
değerlerinin altına düştü. Bu kapitalist gerçeklik, gazeteleri, reklamları
sadece kendi okuyucu kitlesine ileten ve yalnızca bunun için faaliyet gösteren
bir konuma getirdi. Ve elbette maliyetleri azaltan bu reklamları alabilmenin bir
bedeli vardı : bağımsız haber kaynağı olmaktan vazgeçerek, haberleri, reklamı
veren şirketlerin ortaklaşmış çıkarları doğrultusunda manipule etmek...
John Dewey iletişimin ve
medyanın olumlu yanlarının yanı sıra çıkmazlarını da göz önünde bulundurarak bir
çözümlemeye gitmiştir;
Dewey iletişimin tüm insan
ilişkilerinin temeli olduğunu ve toplumun iletişimle varolduğunu yaşadığını
vurgulamıştır. Kolektif yaşamın ve toplumsal birikimin ancak iletişimle olanaklı
olabileceğini savunan Dewey, toplumsal yapıda ortak enformasyon akışının önemine
dikkat çekmiş ve kitle iletişiminin bir toplumsal uzlaşı yaratma potansiyeli
olduğunu vurgulamıştır. Ancak Dewey, bu olumlu potansiyele karşın
tekelleşme,yanıltıcı haber ve reklam nedeniyle iletişim demokrasisinin tehlikeye
gireceğine dikkat çekmiştir.
Umut Pulat, bu sorunsala geniş
bir konu analiziyle cevap veriyor;
Açıktır ki reklamcılık mesleğini
ya da bizler için vurgusu yapıldığında "tasarım" disiplinini "tehlikeli" ,
"buyurgan" ve hatta "saldırgan" olmaktan alıkoymak üzere vicdanen geliştirilmiş
bir kavramdır "Tasarım (ya da reklam) etiği". Bir mesleğin kendi iç tüzüğüne,
yazılmamış kurallarına, toplumla "iyi geçinebilme" arzusuna denk düşen "etik"
kavramı "reklamcılık" söz konusu olduğunda -ki toplumla alt alta üst üste, zaman
zaman savaşan zaman zaman yönetebilen bir ilişkisi vardır.
Reklamcılığın- diğer bir çok
meslekten ayrı bir şekilde incelenmesi gerekliliği ortaya çıkar. Sözgelimi 20
saniye süren bir televizyon reklamı 5 yıl sürebilecek alışkanlıklara, bazı
kesimleri küçük düşürmek için kullanılan yeni bir argo jargona, toplumsal
çelişkilerin körüklenmesine hatta dahası kitlesel ayaklanmalara dahi neden
olabilmektedir. Tasarım kitlesel bilinç yükselmesine katkı yapabildiği gibi
"kitlesel yanılsama" amaçlı da kullanılabilmektedir.
İşte bu noktada tasarımda "etik"
den söz açmak gerekir. Bu noktada tasarımcının, reklamcının ne yapabilip ne
yapamayacağına dair verdiği karar kendisinin etiğe verdiği öneme bağlıdır. Kimi
tasarımcı için bir proje eğer ki profesyonel ise ( parasının ödenmesinde sorun
yaşanmıyorsa da denilebilir ) ele alınmaya, uygulanmaya değerdir ve sorumlu olan
projeyi uygulayan, yürüten değil parasını ödeyen, yapılmasını isteyendir. Kimisi
için ise bazı projeler hiç bir koşul altında kabul edilemez. İşte bu politik,
sosyal bazen kişisel seçimler toplamı tasarımcının etik yaklaşımıdır.
Reklamcılıkta etiğin ilgi alanları nelerdir?
Her mesleğin etiği yani
yapılması kabul edilebilir olanları ve olmayanları başka başka konular üzerine
odaklaşmaktadır. Reklamcılıkta ise gözleyebildiğimiz başlıca başlıkları şöyle
sıralamak mümkündür; ürün hakkında doğru ya da yanlış bilgi aktarımı, diğer
ürünler hakkında haksız rekabet yaratıcı reklamcılık, kadına yaklaşım, kültürel
farklılıkları kışkırtmak, dinsel baskı ya da dinsel yöneltim, cinselliğe
yaklaşım, çocuğa yönelik reklam, kontrol edilemez psikolojik etki, ırksal
farklılıklara yaklaşım, dolaylı ya da direkt hakaret...
Aslında başlıkları çoğaltmak
mümkündür fakat bu haliyle dahi yeterince kapsamlı olan ve bazı yerlerde
başlıkların içiçe geçtiği bir konu için bu kadarının yeterli olacağı
kanısındayım. Bu başlıklar altında yapılacak hatırlatmalar konuyu aydınlatacak
ve fakat ne yazık ki sorunu çözemeyecektir. Bu konularda yorum yapmaktansa
başlıklar altında var olan örneklerle soru sormayı tercih ediyorum ki bu
soruları sorabilmek dahi bizzat yorumun kendisidir.
Ürün ( Bilgilendirme ya da yalan? )
"Reklamcılığın grafik tasarım
üzerindeki ideolojik etkisine hep kızmışımdır. Grafik tasarımın amacı ekonomik
büyümeyi kışkırtmak değildir ki"
Pierre Bernard ( 1968 Fransız
gençlik hareketi sırasında ortaya çıkan "Atelier de Creation Graphique"
kurucularından, tasarımcı ) ile Graphis dergisince yapılan bir söyleşiden-
"Reklamın amacı ürünü tanıtmak,
kamuoyunu ürün konusunda bilgilendirmektir" der bir çok Reklamcılar Kuruluşu
bildirgesi. Ne kadar doğrudur bu kavram ya da ne kadar doğru uygulanmaktadır?
Reklamın amacı acaba "ürünü daha çok sattırmak" mıdır daha çok? Ve ürün sattırma
pahasına yalan söylemek ya da kasıtlı olarak eksiltilmil bilgi vermek kabul
görülebilir mi? Sözgelimi tüm dünyada çevre kirliliğinine yol açan bir benzin
firması sadece kendi çıkarları ile ters düştüğü için nükleer enerjiye karşı
çıkıp "temiz enerji temiz dünya" sloganı ile ortaya çıktığında ne denilebilir?
Nükleer enerjinin kirli, pahalı vs olduğu gerçeği bu şekilde savunulup bir o
kadar kirli bir ürünün reklamına dönüştürülürse bu reklam etiğine aykırı mıdır?
Tüm bu soruların cevabın sizlere kendi etiğiniz vermektedir.
Kadın, ürün sattıran meta
Özellikle erkeklere yönelik
ürünlerin reklamlarında "kadın" ve "kadın cinselliği" bir silah olarak
kullanılmaktadır. Kullandığınız saç kremi sayesinde herhangi bir kadın garson
gelip saçınızı gayet tahrik eder bir biçimde okşayabilir, kullandığınız parfüm
ve araba sizlere kadınlara bir seks objesiymiş gibi davranma hakkı verebilir,
abonesi olduğunuz internet sağlayıcısı sayesinde "indirmeye değmez" kadınlardan
bir saniye içinde kurtulabilir yeni kadınlar "indirebilirsiniz". Burada
saldırılan hem kadın hem de erkektir kanımca. Kadına saldırı zaten oldukça
açıktır, kadın öylesine bir objedir, elde edilir, atılır, yeniden bulunur, bir
şampuana tav olur. Erkeğe saldırı biraz daha gizli biçimde gerçekleşir bunun
tersine. Erkek de ilişki kurmayı beceremeyen, tüm varlığını cinsellik üzerine
kurmuş ilkel varlık olarak resmedilir aslında biz farkında olmaksızın. Erkeğin
bir kadınla ilişkiye geçebilmesi için de o şampuana ihtiyacı vardır aslında.
Etik burada ne der acaba?
Kültürel, sınıfsal farklılıklar
...ya da bir diğer deyişle
"Kokoreççi İnternet kullanırsa komiktir"
Özellikle bizim yaşadığımız
toplum, Türkiye coğrafyası, toplumsal katman ve sınıf farklılıkları açısından
oldukça zengin bir kaynaktır. Dünyanın bir çok yöresinde, ülkesinde de olduğu
gibi (burada tek kültürlüleşmiş Batı kastedilmemekte, zorla tek
kültürlüleştirilmeye çalışılan fakat buna karşın yine de kültürel açıdan
doğurgan kalabilen Anadolu, Balkanlar, Asya, Güney Amerika bölgelerindeki 2. ve
3. Dünya ülkeleri vurgulanmaktadır) yaşadığımız topraklar da bir çok ırkı,
sınıfı, kültürü, dini hatta aynı din içinde farklı mezhepleri barındırmaktadır.
Hal böyle olunca reklamcı tabiriyle "hedef kitle ayrıştırması" ve hedefe yönelim
de kolaylaşabilmektedir. Yöneldiğiniz ürünün potansiyel tüketicisinin kimliksel
sembolleri, ikonografisi zengin ve net olduğunda reklamcı olarak işiniz
kolaylaşır. Kamyon şoförü ise hedef, dinledikleri müzik, argoları kendi
aralarında homojendir, oradan yaklaşırsınız ki bu da yine reklamcı diliyle
"pazar stratejisi" açısından en sağlıklısıdır. "Ne diyorsak o" sözü onların
kullandığı dile yakışır ve sizi, ürününüzü kendilerine yakın hissettirir.
Buraya kadar anlaşılır, hatta
kısmen sağlıklı görülen bu taktik reklam etiği ile zıtlaşır mı hiç? Ya hedef
kitlenize doğrudan o kitlenin sembolleri ile değil de o kitle için aşağı,
olumsuz görülen, küçümsenen sembollerle yaklaşmayı yani onların bu kibirini, üst
kimlik kanısını onaylamayı dahası pohpohlayıp yaranmayı seçerseniz? O zaman
internet servis sağlayıcı reklamınıza alt tabakadan (!) , kültürel olarak zayıf
(!), kelimeleri de yanlış söyleyen iki insan koyar böylelikle hedef kitlenize
"Bak bunlar bile internet kullanıyorlarmış, bu seviyedeki insanlar bile kullanıp
biz kullanmaz isek ne olur?" dedirtir bir yandan da mizaha (!) katkıda
bulunursunuz. İstanbul' da bir doğulu delikanlının "Bitlisde beş minare" diyerek
sevgilisini İstanbullu gençlere karşın kucaklaması komiktir çünkü, ya da bazı
insanların şiveleri, aksanları, anadilleri olmayan bir dili kullanış biçimleri
alay edilesi birşeydir ve "slogan" yaratmak için bulunmaz bir kaynaktır..."Tıh
tıh tıh, eyi günner"....
Bu tavır da kimseyi aşağılamaz
ve etikle çelişmez....Acaba çelişir mi?
Çocuk; dolaysız kurban, dolaylı tüketici
"Reklam aynı tip ürünler
arasındaki rekabeti artırıp tüketiciyi ürün konusunda aydınlatır ve reklamı
yapılan ürünü seçmesi yönünde motive eder" denilir sıkça yine bazı bildirge ve
konuşmalarda. Yani reklam seçim yapmaya yardımcı, seçim konusunda aydınlatıcıdır
aslında. Peki seçme bilincine erişmemiş bireye yönelen, böylelikle aslında seçim
konusunda aydınlatması söz konusu dahi olamayacak reklam, etikte nasıl
algılanır?
Etiksel olarak engellenmeden de
önce yasal olarak bir çok ülkede engellenmiş olan "çocuğa yönelik yanıltıcı
reklam" acıdır ki bir çok alanda sinsice devam edebilmektedir. Çocuğu satın alım
gücüne sahip ebeveyne karşı baskı aracı olarak kullanmayı hedefleyen bu tarz
"direkt tüketici" ye değil, direkt tüketicinin doğal bağına yani çocuğuna
seslenir. Çocuk motive edilir, ebeveynin satın alması sağlanır. Asıl ürün 5-6
yaşlarında bir çocuğun okuyamayacağı bir gazetedir, yan ürün ile çocuk
cezbedilir ve "Haydi çocuklar yarın annenize şu gazeteyi aldırtın" sloganı
tekrarlanır. Çocuğun yemek yemesi gereksinimdir ama yemeğin yanında bir de
plastik oyuncak olursa, hele ki bu oyuncak gösterime yeni çıkmış bir çizgi film
kahramanının bir eşyası, simgesi ya da bizzat kendisi ise bu daha da cazip bir
tekliftir çocuk için. Zaten seçim yapması da gerekmiyordur, onun algısında bir
şey edinmek için başka bir değerden vazgeçmek gerekliliği yoktur, alışveriş,
para, hesap-kitap yoktur. Algısında bu kavramlara yeterince sahip olan ebeveynin
ise çocuğunu tersleme ya da üzme gibi bir seçeneğe yönelmesi hem kendisi hem de
çocuk için sevimli değildir. Boyunlar bükülür, seçim yapılmıştır...bilinçli ya
da bilinçsizce....